1. #1

    Standart Türkülerin Hikayeleri....


    Evet canlar bildiğimiz çok severek dinlediğimiz türkülerin hikayelerini paylaşalım.. açılışı yapıyorum ve sizlerdende bekliyorum.
    www.vbulletin-turko.com - Türkülerin Hikayeleri....
    Yarim İstanbul'u Mesken Mi Tuttun?


    Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça'yla Zalha'nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.

    Derin bir iç geçirdi.

    Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
    Gene derin bir iç geçirdi.

    Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı, vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."

    Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.

    Resullarin Emine anaydı gelen:

    - Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
    - Yoook, ağlamıyorum nene...

    Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
    - Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

    "Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene'nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
    - Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
    - Gözlerinden döktüğüne yazık!

    Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
    - El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
    -Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
    - En doğrusu bu ama....
    - Dinlemiyor ki!
    - Bu gençlik, bu tâzelik...
    - Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

    Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa...

    Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul'a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.

    Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
    Yedi yıl, yedi koca yıl!
    Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

    Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
    - Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!

    Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.

    Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.

    Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
    - Deli anam deli bu!
    - Doğru bacım, deli..
    - Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
    - Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

    Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken, Dursunların Hacı'yı hâtırladı elinde olmı*****. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
    - Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

    Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali'sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

    Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla ker*** evleri süslemeğe başladı.

    Canı ne yemek istiyordu, ne de su.

    Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

    Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.

    Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
    - Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

    Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali'den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
    - İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali'm. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

    Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... Fakat Ali...

    Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
    - Hayırdır inşallah, dedi.

    Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı'ya! Yedi yıldır İstanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

    Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
    Uykusunda düş.
    Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali'sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

    O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali'sine, yummuştu gözünü:

    - İstanbul'u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

    Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
    Gördün güzelleri ben unuttun aman
    Beni evinize köle mi tuttun aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

    Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
    Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
    Seninle gidenler silaci oldu aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman




  2. #2
    Ormanci
    Çıktım belen kahvesine: ormancı türküsünün doğuşu

    nuran baygül 1

    muğla\'nın yatağan ilçesine bağlı gevenes köyünde mustafa Şahbudak adın da, 1922 yılında bir efe doğar. babası ağadır, dolayısıyla mustafa da bir ağa çocuğudur. mustafa hiddetli bir kişiliğe sahiptir. köy muhtarı tevfik cezayirli en yakın canciğer arkadaşıdır. herke bu ikilinin arkadaşlığına gıpta ile bakar neredeyse her akşam köy kahvesinde bu iki arkadaş dama maçı düzenlerler iddialı ve dostça yapılan bu karşılaşmalar, kahvedekiler tarafından ilgi ile izlenir. Çünkü bu olayların mükafatını, izleyiciler almaktadır. 1946 yılı, temmuz ayının sıcak bir gününde bu arkadaşlığa kan damlar, öfke seli karışır. uğursu hadise cezaevinde sonuçlanarak, elli beş yıldır söylenegelen bir drama dönüşür.

    sıcak bir temmuz günü mustafa Şahbudak, her zamanki gibi yine köy kahvesi ne gider. o sırada kahveye muhtar tevfik cezayirli\'yi görmeğe, yatağan ilçe milli eğitim müfettişi ile tahsildar gelmiştir. muhtar olmadığı için misafirleri her zaman olduğu gibi, mustafa Şahbudak ağırlama görevini üstlenir. İki misafiri alıp yemeğe götürür. döndüklerinde muhtar\'ı kendilerini bekler görürler. o gün iki misafirden izin isteyip, yine dama tahtasının başına otururlar. oyunun yarısında orman memuru, mehmet İn, çıkagelir. mehmet, sarhoştur. bir gün önce, komşu olan Çiftlik köyünde yangın olmuştur. 1946 seçimlerinin evrakları yatağan\'a gönderilecektir. seçim evrakını yatağan\'a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur. ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için, bekçiyi muhtar\'dan ister. muhtar:
    -olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. bekçiyi gönderemem der. bunun üzerine ormancı ile muhtar arasında, bir tartışma başlar. muhtar en sonunda:
    -ayıp ediyorsun mehmet, bize müsaade et, der.

    ormancı kahveye girip tekrar geri döner, gelir. dama masasını bir yumrukta darmadağın eder. mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve ormancı\'ya bir tokat atar. olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, adamı alıp sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. ormancı oradan bağırarak küfürler savurmaktadır. küfürler mustafa Şahbudak\'ın tahammül sınırını daha da zorlar. yerinden kalkar, ormancı\'nın üzerine yürür. ormancı mehmet\'in, kamasını çıkarıp mustafa Şahbudak\'ın sol kolunun pazısından yaralar. o zaman, mustafa Şahbudak ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. İşte ne olursa, o an olur!

    muhtar, ormancı\'nın ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. fakat, mustafa bey tetiği çoktan çekmiştir... ormancı bunun üzerine kaçmaya başlar. mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. ikinci atış üzerine mehmet in, yere düşer.

    arka cebinde tabaka olduğu için, ona hiç bir şey olmaz. bu arada ne yazık ki, mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu tevfik\'i vurur. o günlerin imkansızlıkları içerisinde tevfik\'i, tahta bir sal üzerinde muğla devlet hastahanesine götürürler. tevfik, çok kan kaybetmektedir. mustafa, doktor veli bey\'e:

    babamın selamı var, bu adamı iyileştir. der.
    veli bey:
    -o ölecek, önce senin kolunu saralım. der. o sırada tevfik eliyle işaret edip mustafa\'yı yanına çağırarak:
    -ben ölüyorum hakkını helal et. der.
    mustafa:
    -hayır, sen ölmeyeceksin! derken ağlamaya başlar. aslında orada herkes efelerin ağlamadığını bilir. ancak mustafa, arkadaşının bu durumuna dayanamamıştır.
    gerçekten de biraz sonra tevfik, hayata gözlerini kapar. mustafa, en yakın arkadaşını öldürdüğü için polise teslim olur, bu olay üzerine dört yıl ceza yer. ceza. evindeyken her gece tevfik rüyasına girer. ancak ormancı\'ya kini gittikçe artar. bu acı olaydan sonra köyde kalamayacağını anlayan ormancı, tayin ister.
    kavaklıdere orman müdürlüğüne atanır. aslen marmarislidir. emekliliğinden sonra oraya yerleşir. doksanlı yılların başında, kendi memleketi olan marmaris\'te ölür.

    mustafa Şahbudak cezaevinden çıktıktan sonra, anılarla dolu o köyde yaşayamayacağını anlayıp, muğla merkeze yerleşir.

    Çok sevdiği, günlerini birlikte geçirdiği arkadaşını muhtar tevfik cezayirli\'yi tek
    kurşunla öldürdüğünde arkada yirmi beş yaşında bir eş ve üç çocuk bırakır. muhtar\'ın eşi pembe, bu acıya dayanamayınca birkaç yıl sonra aklı dengesini yitirir. oğlanın biri İzmir\'e yerleşir. diğer oğlanla kız, köyde evlenirler ve hayatlarını orada sürdürmeye devam etmekteler.

    yıllardır her şeyi unutmaya çalışan mustafa\'ya bir gün arkadaşları, tahir usta adında bir değirmenciden bahsederler. bu değirmenci, annesinin akrabasıdır. değirmenci tahir usta aynı zamanda türkü de bestelemektedir. İşte gevenes köyünde yaşanan bu acı olay da bu kişi tarafından bestelenmiştir. düğünlerde okunan, herkesin diline düşen türkü \'\'ormancıdır.\'\' bir gün, radyodan duyduğu bu türkü ile unutmak istediği olayları, tekrar yaşar gibi olur. radyoyu kapatır, bu türküden çok incinmiştir.

    ormancı türküde ormancı adı ile, mustafa Şahbudak ise \'\'bay mustafa\" adı ile yer almıştır.

    ormancı mehmet\'in bir anlık sarhoşluğunun musibetini, yıllarca pişmanlık
    du***** ve memleketinde barınama***** ödedi demek yanlış olur.
    Çünkü o türkü yaşadığı müddetçe kötü adam olarak anılacaktır ve tarihe öyle geçecektir.*


    ormanci tÜrkÜsÜ

    Çıktım belen kahvesine baktım ovaya
    bay mustafa çağırdı, dam oynamaya,
    ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı,
    söz dinlemez ormancı, çekmiş kafayı
    aman ormancı, canım ormancı
    köyümüze bıraktın yoktan bir acı

    gevenes\' in ortasında, değirmen döner,
    değirmenin suları, dağından iner,
    ormancı\'ya atılan kurşun, tevfik\' e döner,
    tevfik\' in feryatları, yürekler deler,
    aman ormancı, canım ormancı
    köyümüze bıraktın yoktan bir acı

    gevenes\' in suları hoştur içmeye,
    Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye,
    tevfik\' imi vurdular, hiç mi hiç yere,
    yazık ettin ormancı, köyün iki gencine
    aman ormancı, canım ormancı
    köyümüze bıraktın yoktan bir acı

  3. #3
    emegine saglık canım güzel bi paylaşımdı yüregine saglık

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Canlar Forumu Türkülerin,Deyişlerin,Semahların Adresi
    By ali-haydar in forum Dost Siteler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06-17-2008, 15:32
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-04-2007, 17:18

Bu Konudaki Etiketler

Sorularınız, önerileriniz ve şikayetleriniz için webmas52@gmail.com adresine mail atınız.

alevi arkadaşlık


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106