alevi arkadaş
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 ve 6
  1. #1

    Standart Hacı Bektaş Veli'nin Yaşadığı Tarihsel Ortam


    Baki Öz (Araştırmacı Yazar)
    Bektaş Veli'nin Yaşadığı tarihsel Ortam">www.vbulletin-turko.com - Hacı Bektaş Veli'nin Yaşadığı Tarihsel Ortam


    1) Giriş:

    Hacı Bektaş Veli’yi yaratan ve “Hacı Bektaş Veli’ye XIII. y. yılın ürünüdür” dedirten tarihsel koşulları ve bu dönemin Ortadoğu, Anadolu ortamını, yaşantısını ana çizgileriyle görelim. Şuna inanıyoruz; Hacı Bektaş’ı anlamak, ancak XIII. y. yıl Ortadoğu ve Anadolu koşullarını, yapısını tanımakla mümkün olacaktır. Hacı Bektaş’a, inanç- düşünce- eylem bağlamındaki hareketine, çizgisine çağı ve ortamı gözönüne alınarak bakılması durumunda Hacı Bektaş olgusu bir somutluk, bir gerçeklik kazanabilecektir.

    Olgunun bir başka yanı da şudur: Hacı Bektaş; çağına damgasını vuran, ortamını yaşanılabilir duruma getirmek için çözümler üreten, arayışlar içerisine giren, koşulları toplumun yararı doğrultusunda değiştirmek için zorlayan biridir. Sulucakarahöyük’teki küçücük topluluğunu yapılandırışında bunları görüyoruz. O, düşündüğü ideal toplum için Sulucakarahöyük topluluğunu model almış, bu modeli Anadolu geneline yaymaya çalışmıştır. İşte Hacı Bektaş’ı bir birey olmaktan çıkarıp, günümüze kadar kalıcı kılan bu yanıdır. İşte bu nedenler Hacı Bektaş olgusunun tarihsel dönemini, çağını, ortamını, koşullarını ön plana çıkarıyor, bilinmesini gerekli kılıyor. Çünkü, Hacı Bektaş Veli bir XIII. y. yıl Anadolu ürünüdür. Acaba nasıldır XIII. y. yıl Anadolusu ? . .

    2) Anadolu’ya Göçler :

    V. y. yıldan itibaren Hazar denizi çevresinde yoğunlaşmalar olmuş, bu durum ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalımlara yol açmıştır. Avrupa’ya göçenler etkinlik kuramazlar, Avrupa toplulukları içerisinde erirler. Fakat Ortadoğu ve Anadolu’ya göçenler bugünlere kadar sürecek biçimde kalıcılıklar sağlar ve etkinlikler kurarlar. Beylik, devlet ve imparatorluklar kurar, kurum ve kuruluşlarını oluştururlar. Yer yer ve zaman zaman Ortadoğu’yu, ama sürekli olarak da Anadolu’yu yurt edinirler. Türkler, Anadolu’yla en belirgin biçimiyle M. S. 450’lerden sonra tanışırlar. Fakat Anadolu’yu fethetme ve yerleşme/ yerleştirme doğrultusunda yapılan asıl göçler 1000’li yıllarda başlar. Büyük Selçuklular döneminde Çağrı Bey, Tuğrul Bey, İbrahim Yinal, Kutalmış, Yakuti, Anadolu’ya akınlar düzenlerler, Afşin Bey’se Ege denizine ulaşır. 1071’de yapılan Malazgirt Savaşı’yla Türkler’e Anadolu’nun kapıları açılır. Artık Asya’da birikmiş ve ekonomik, toplumsal, siyasal bunalıma düşmüş Oğuz/ Türkmen boylarını yerleştirecek bakir alanlar bulunmuştur.

    Asya, sürekli olarak askeri ve siyasal çalkantılar yaşamaktadır. Aynı topraklar üzerinde yeni yeni devletler kurulmakta ve kurulmaya çalışılmakta. Bu çalışmalar büyük savaşlara yol açmaktadır. Savaşlarsa halkın yaşamını doğrudan etkilemekte, halkı “başka yerlere göç” biçiminde yeni arayışlara sokmaktadır.

    Bu siyasal ve toplumsal gelişmeler sonucunda Anadolu’ya olan göçleri ve bu katılımlar sonucunda oluşan Anadolu coğrafyasındaki toplumsal mozayiği, bu yeni coğrafyada özellikle Xlll. y. yıllarda toplumsal bunalımlara neden olacak odaklaşmaları şöyle toparlayabiliriz:

    Hz. Ali’nin oğullarından Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd’in soyu IX. y. yılın ilk çeyreğinde Anadolu’ya taşınır. Malatya yöresine yerleşir. Ünlü Battal Gazi bu topluluk içerisinde Anadolu’da doğar. Bu topluluğun bir kolu daha sonraları Isparta’ya dek dağılacak ve orada bilinen Veli Baba Ocağı doğacaktır. Bu topluluk etnik olarak Arap, inanç olarak Alici/ Alevidir. Anadolu’da Türkleşeceklerdir.

    Hurremiye hareketinin önderi Babek’in ordusu içerisinde önemli ölçüde Türkler vardır. Eba Müslim’e özenti duyuyorlar ve Ehlibeyt yanlısıdırlar. İran topraklarındaki Arap/İslam egemenliğine karşı bir başkaldırı yürütmektedirler. Azerbaycan’da ortaya çıkan bu hareket, Abbasi hizmetindeki Türk komutan Afşin tarafından 833- 34’lü yıllarda bastırılır. Bilindiği kadarıyla iki bin Babeki savaşçısı Anadolu’ya, Bizans topraklarına sığınır. Rumeli’ye geçen gruplar da vardır. Başlarında ünlü komutanları Nasr Theophobos vardır. Divriği, Arguvan ve Malatya dolaylarındaki Paulikenler arasına yerleşir ve onlarla Heterodoks oluşları nedeniyle kaynaşırlar. Bu topluluklar ilerde Anadolu Aleviliğinin çeşnisi olacaklardır.

    Ortadoğu devletlerince baskı ve kıyıma uğrayan Mazdek- Hurremi- Babeki kalıntıları farklı zaman dilimlerinde ve çeşitli gruplar biçiminde Anadolu’ya göçer, yerleşir, Alevi inancıyla karılıp yoğrularak ve Alevi toplumu içerisinde yerlerini alırlar.

    Abbasi halifeleri Harunreşit ve oğulları Memun, Mutasım dönemlerinde Ortaasya Türklüğü’ne sıcak bakılacak, Türk boylarından askeri birlikler kurulacak, komutanlık ve valiliklere Türkler’den atamalar yapılacak ve Araplar’la karışmaları istenmeyen Türk toplulukları Abbasiler’le Bizans arasındaki tampon bölge olan Anadolu’nun doğu kentlerine yerleştirileceklerdir. “Avasım kentleri” denilen bu bölgelere yerleştirilen Türk boyları genellikle Abbasiler’in denetiminde kalarak Sünni İslamlığı benimseyeceklerdir. Daha sonraları Anadolu’ya göçen birçok Türk topluluğu Avasım bölgesindeki etnikdaşlarının arasına kolaylıkla yerleşebileceklerdir.

    1015- 1070 yılları arası Anadolu’ya fetih hareketi sırasında kimi akıncı birlikleri ve onlarla birlikte hareket eden Türkmen boyları Anadolu’ya yerleşmişlerdir.

    1071- 1079 yılları arasında Kutalmışoğulları’nın Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmaları sıralarında Anadolu’ya büyük bir Türkmen akını olur. Büyük boylardan kopan küçük özerk gruplar Anadolu’ya gelirler. Giderek “Türkiye”nin temellerini atacaklardır.

    Büyük Selçuklular, Sünni İslamlığı temel alan bir düzen kurmuşlardı. Alevi- Şii Türkmen boylarıyla aralarında ciddi geçimsizlikler vardı. Alparslan bu sorunu Türkmen boylarını Anadolu’ya sürerek çözümlemiştir.Geçinilemeyen ve güdüm altına alınamayan Türkmen boylarının Anadolu’ya sürümü tüm Büyük Selçuklu yönetimi boyunca sürmüştür. Bu, bir zoraki göçürmedir. Selçuklular zoraki göçürmenin kapsamına Ortadoğu’daki Şii, Batıni- İsmaili toplulukları da sokmuşlardır. Bu topluluklar Anadolu Aleviliğinin yapılanmasına katılacaklardır.

    Anadolu’ya asıl toplu göçler Asya’da ortaya çıkan Moğol- Cengiz olayı üzerinedir. Cengiz Han (1206- 1227) Asya’nın tümüne egemen bir devlet olur. Doğu Avrupa’ya, Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya doğru genişlemek ister. Bu hareketi, huzursuzluklara neden olur. Kimi devletleri, beylikleri yıkar. Gidilen yerlerde sivil halka zarar verilir. Kıyım, kırım yapılır ve zulüm uygulanır. Selçuklu ülkeleri alınır. Birçok toplum ve topluluk Cengiz Han’a bağlanır. Moğol istilasi Türkistan ve Ortadoğu tarımına ve kent uygarlığına ağır darbeler indirir. Asya ve Ortadoğu’nun siyasal ve yönetsel çehresi değişir. Tedirgin olan toplumlar Cengiz ordularının önünden kaçarak, Anadolu’ya doluşurlar. Bu vesileyle Anadolu’ya toplu göçler olur.

    Muhammed Harizmşah’ın (1200- 1220) yanlış politikası Cengiz Han’ı üzerine çeker. Yenilir ve devleti yıkılır. Oğlu Celeleddin Harzemşah (1220- 1231) Tebriz’i başkent edinerek Azerbaycan üzerinde yeniden devletini kurarsa da, Moğollar’ca yeniden ortadan kaldırılırlar ve kalabalık Harzemli Türk kitlesi Ortadoğu’ya, oradan da Anadolu’ya gelip yerleşirler. Erzincan, Erzurum’la birlikte kimi yerler Harzemliler’e ikta olarak verilir ve yüzbinlerce Harzem halkı Anadolu’ya yerleştirilir. Bugün Erzincan ve Dersim bölgesinin birçok aşireti kendisini Harzemli kalıntısı sayar.

    Moğol İmparatorluğu topraklarının Ortadoğu bölümü Hülağü Han’ın payına düşer. Hülağü Han, 1258’de Bağdat’a giderek insanlığa yakımayacak ölçüde kırım ve zulüm uygular. Halifelik servetine el kor ve halifeyi öldürtür. Şii- Sünni ayrımını körükler. Korku ve tedirginliğe düşen bölge insanı Anadolu’ya sığınarak kırımdan kurtulmaya çalışır.

    Anadolu, XII. y. yıldan itibaren mutasavvıf derviş akımına uğrar. XIII. y. yıl Anadolu’su ise artık bir derviş yatağıdır. Bilindiği gibi Ortaasya “Horasan Melamilliği” nin kaynağıdır. Asya’daki siyasal ve toplumsal çalkantılar düşünce ve inanç çevrelerini yeni arayışlar içerisine iter. Özellikle Moğol istilası, yani Cengiz’in egemenlik girişimi kitlelerle birlikte mutasavvıf çevreleri de ürkütür. Kimi kez bireysel, kimi kez grup olarak, kimi kez de kitlelerin öncüleri olarak kitleleriyle Anadolu’ya göçer, Anadolu’nun yeni siyasal, toplumsal ve inançsal yapılanmasına katılır ve öncülük ederler. Anadolu’daki dağınık boyların yerleşmesinde, tarıma geçmelerinde, üretim yapmalarında, disipline edilmelerinde, Selçuklu ve daha sonraları Osmanlı düzeni içerinsinde yer almalarında, belli bir inanç yapısı içerisinde yoğrulmalarında mutasavvıf dervişler temel rol oynar ve temel öncülük görevi yaparlar.

    X. - XIII. yüzyıllarda Anadolu’ya olan göçlerin Hacı Bektaş Veli’ye ortam hazırlaması açısından karakteristik özellikleri şunlardır:

    Anadolu’ya ilk gelen Türk- Türkmen nüfusu ve boyları hakkında kesin bilgi yoktur. Moğol istilasından önce Oğuz boylarından yalnızca Kınık, Döğer, Yağma, Salgur, Avşar ve Yıva boylarının Anadolu’ya göç gönderdiği saptanabilmektedir. Moğol istilası üzerine göç artmış ve diğer boyları da kapsamıştır. Böylece Oğuz boylarıyla birlikte Kıpçak, Peçenek, Moğol, Çağatay ve Harezmli topluluklar da Anadolu’ya gelmişlerdir. Ortaasya’dan Azerbaycan’a doluşan Türk topluluklarının çoğu Anadolu’ya geçmiştir. Kaynaklar “çekirge gibi çok sayıda Türkmen”in Anadolu’ya geldiğini yazarlarsa da inandırıcı kanıtlar vermezler. Yalnız, bu durum Anadolu’ya bir- iki yüzyılda oldukça yoğun bir Türk/ Türkmen nüfusun geldiğinin belirtisidir. Cahen; bu göçlerin “onbinlerce oldukları kesindir, ama yüzbinlerce oldukları biraz şüphelidir” derse de, Moğol istilasına kadar 200- 300 bin dolayında insanın geldiğini yazar. Kafesoğlu, X. - XII. y. yıllarda 550- 600 bin Türkmen’in geldiğini savunur. M. Halil Yınanç, daha kabarık bir rakam vererek bu dönem Anadolu’ya 1 milyonun üstünde insanın geldiğini yazar. Ona göre, 400 bin dolayında olan Melikşah’ın ordusunun üçte biri aileleriyle birlikte Anadolu’ya yönelmişlerdir. Ayrıca çobanlık ve çiftçilik yapmak için 500 bin Türk ve Müslüman gelmiştir. XIII. y. yıl ortalarında Moğol döneminde Anadolu’dan geçen Rubruck, Türkler’in yerli nüfusa oranını onda bir olarak verir. S. Yerasimos, Moğol istilasının yarattığı göç dalgasının Anadolu’ya “çok önemli bir demografik katkı olduğu” nu savunur. XIII. y. yılda Anadolu’da bir nüfus patlaması olmuştur. Doğallıkla bu nüfus patlaması ile etnik ve dinsel çekişmeler bir takım sıkıntıları da birlikte getirmiştir.

    Alevilik, ilkin Ortasaya Türklüğü içerisinde yayılmıştır. Anadolu’ya Türk göçleriyle birlikte gelir. Anadolu’ya gelen göçlerin bir bölümü Alevi’dir. Bir kısmı Müslümanlık’la Şamanlık arasında bocalamaktadır. Bir bölümü ise henüz Şamanlık ve diğer Asya dinlerindedirler. Bu dönemler Anadolu, bu nedenlerle etnik ve dinsel bakımdan karmaşıktır. Göçebeler arasında geçerli ve yaygın olan Alevilik, Şiilik ve Sofilik (tasavvuf) Türk Anadolu’sunda giderek yaygınlaşır. Türkmenler, toplum içindeki etkileri ve saygınlıklardan dolayı Büyük Selçuklular’ın “başlarından attıklarına sevindikleri” dervişlerini, dedelerini de birlikte getirmişlerdir. Anadolu genelinde bu “mistik liderler”, yani mutasavvıf derviş ve dedeler, babalar kendi tarikatlarını kurar ve “konfederasyonlar biçiminde” örgütlenirler. Giderek bu İslam ve Türk öğeleri “Türk Anadolu’sunda ortaya çıkan bu yeni uygarlık bileşimine” egemen olurlar.

    XIII. y. yıl Anadolu’su mutasavvıf derviş, dede, baba ve düşünürlerle doludur. Heterodoks hareket doruktadır. Köprülü başta olmak üzere birçok bilim adamının kabul ettiği gibi İslamlık eski inançların üzerinde zayıf bir örtüdür. Kaynaklar bu dönem Anadolu’sunda Alevi nüfusunu “milyonlarca” sözcüğüyle anlatırlar. Bu izlenim Prof. Babinger’i “Anadolu Selçukluları Şii bir mezhebe mensup idiler. Yani tek kelimeyle Alevi idiler” kanısına götürür.

    Anadolu’ya ilk göçler sırasında Hıristiyan halk tedirginleşir. Batı Anadolu’ya göçer. Seyrek nüfuslu İç Anadolu’ya Rum feodalları egemen olur. İki toplum bölgeleri arasında ıssız bölgeler doğar. Türkmen çoğunluk göçebelikte direnir. Selçuklu yönetimi Hıristiyan köylüyü topraklarına döndürmeye çalışır. Bir yerde Rum ve Hıristiyan köylünün savunucusu ve koruyucusu olmaya çalışır. Başaramaz. Dönemin tarihçisi İbni Bibi’nin yazdığına göre bu dönem Amadolu’sunda Farsça, Rumca, Türkçe, Ermenice ve Süryanice gibi beş dil konuşulmaktadır. Ulusal birlik ve bütünlük sağlanamamıştır. Bu kaynaşmada Alevilik temel rol oynar. XIII. y. yıl heterodoks ve Alevi yapılanması Anadolu’da etnik kaynaşmanın yolunu açar. Selçuklu Devleti’nin beceremediğini Alevilik yoluyla Anadolu çok etnikli, çok dinli toplumu kendi dinamiğiyle çözer. Ermeniler, Süryaniler gibi Doğu kilisesine bağlı olan Hıristiyanlar, Paulicienler gibi Hıristiyan heterodoks eğilimleri Selçuklu ve Danişmendli yönetimlerini Bizans’a yeğ tutarlar. Toplumda bir kaynaşma olur. Bu ortamda oluşacak olan Bektaşilik’se bu oluşumu gerçekleştirir, yaşama geçirir.

    Türkler, din öğesinden çok, ulusal duyguya önem vermişlerdir. Anadolu’ya göçmüş mutasavvıf dervişler, dedeler, babalar İslamlığı Anadolu coğrafsında adeta bir ulusal dine dönüştürmüşlerdir. Bu dedeler, babalar Türklüğü ve ulusal öğeleri İslam potasında değil, İslamlığı Türklük ve ulusal öğeler potasında eritmiş ve yoğurmuşlardır. XIII. y. yıl bu oluşumun dorukta olduğu dönemdir.

    Asya’dan gelen nüfus Anadolu’da önemli olaylar yaratmıştır. 1240’larda Selçuklular’a, 1260’larda ise Moğollar’a karşı direnmişlerdir. Halk tabakalaları içerisindeyse etkin bir maya görevi yapmışlardır. Uygun kaynaşmayı yaratarak çoğu kez fetih işlerini kolaylaştırmışlardır. Toplumun maneviyatına etki etmiş, yerleşmelerine, üretici olmalarına çalışmışlardır. Ahilik örgütü içerisinde kent ekonomisine girmişlerdir. Osmanlı Devleti’ nin kuruluşuna katılmışlardır. Bütün bu önemli oluşumlar XIII. y. yılda gerçekleşir. Hacı Bektaş Veli ise bu etkenlerin ürünüdür, öncüsüdür.

    XI. - XIII. Yüzyıl Arası Siyasal- Yönetsel

    Gelişmeler:

    XI.- XIII. y. yıl Ortasya ve Ortadoğu’nun siyasal bakımdan en çok bunalımlı dönemidir. İstikrarlı ve kalıcı bir düzen görülmez. Hazar denizini odak alan bölge üzerinde birçok Türk devleti kurulmuştur. 1000’li yıllarda bu bölgede Oğuz Yabgu Devleti vardır. Hazar denizinin doğusunda ve Aral gölünün kuzeyinde uzanan topraklarda Moğol soylu Karahitay Devleti egemendir. Hazar ve Aral’ın doğusuna uzanan bölgede Türklük öğeleri İslami öğelere ağır basan Karahanlı Devleti (840- 1212), Karahanlılar’ın güneyinde Hindistan’a kadar uzanan bölgede İslami öğeleri Türklük öğelerine ağır basan Gazneli Devleti (962- 1187) vardır. Aynı bölgede giderek İran’a ve Anadolu’ya doğru genişleyen Büyük Selçuklu Devleti (1038- 1157) kurulur. Bunların insan kitlesi aynıdır. Oğuzlar ve çeşitli Asyalı boylar. Oğuz boyları bu devletler arasında çekişme konusu olur. Bu durum, Oğuz halkının huzursuzluğuna yol açar. Büyük Selçuklu Devleti, Abbasi Halife- Devleti’ni siyasal güdümüne almaya çalışır. B. Selçuklu toprakları üzerinde bir dönem bağlı, bazen bağımsız Irak, Horasan, Kirman, Suriye ve Türkiye Selçuklu devletleri kurulur.

    Türkler’de ülkeyi hanedan üyeleriyle birlikte yönetme geleneği vardır. Bölgelere vali olarak atanan kimi hanedan üyeleri ve valiler bağımsızlıklarını ilan ederler. İhşidiler, Tulunoğulları, Harizmşahlar bunlar arasındadır. Yetişkin olmayan ve gerekli beceriyi gösteremeyen hanedan üyesi valilerin yanlarındaki “atabeyler”, “Atabeylikler” adıyla irili- ufaklı devlet ve beylikler kurarlar. Kuzey Irak’tan Akdeniz’e kadar uzanan topraklar üzerinde Zengiler, İran’da Salgurlular/ Fars Atabeyliği, Azarbaycan’da İldenizliler/ Azerbaycan Atabeyliği, Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu’da Beğteginoğulları/ Erbil Atabeyliği, Güney Suriye’de Böriler/ Dımaşk Atabeyliği varlıklarını sürdürürler.

    Türkler’in XI. y. yılda Anadolu’ya akınlarıyla birlikte, özellikle Anadolu toprakları üzerinde kimi beylik/ devletler kurulur. Erzurum dolaylarında Saltuklular, Erzincan- Divriği dolaylarında Mengücekliler, İç Anadolu Bölgesinde Danişmendliler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarının bir bölümü üzerinde Artuklular, Erzen, Bitlis yöresinde Dilmaçoğulları/ Togan Arslan Oğullar, Van, Ahlat yöresinde Sökmenliler/ Ahlatşahlar, Diyarbakır yöresinde İnal/ Yınaloğulları, Harput- Elazığ yöresindeyse Çubukoğuları, Anadolu’nun batı kesimindeyse İnançoğulları/ Denizli- Ladik Beyliği siyasal- yönetsel varlıklarını sürdürürler. Bu ülke toprakları adı geçen Beylik ve devletlerle Türkiye Selçuklu Devleti arasında çekişme konusu olur. Çoğu, XIII. y. yılda Türkiye Selçukluları’nın eline geçer ve bu beylik ve devletlerin siyasal varlığına son verilir.

    Türkiye Selçuklu Devleti siyasal- yönetsel varlığını sürdürürken, 1243’lerde Kösedağ Savaşı’yla Moğol İlhanlı Devletine yenilir. Bunun üzerine siyasal egemenliği sarsılır. Anadolu’da Moğol- İlhanlı egemenliği başlar. Devlet yönetiminde doğan otorite boşluğu ve toplum üzerindeki egemenliğin gevşemesi ve bölgelerde kimi beylik ve devletlerin kurulmasına, bölgede ulusal birlik ve ülke bütünlüğünün bozulmasına neden olur. İnceleme konumuz olan XIII. y. yılda Türkiye Selçukluları’ndan birçok beylik doğarak ayrılırlar.

    XIII. y. yıl siyasal bakımdan bir dönüm noktasıdır. Yüzyılın ilk yarısı Türk- Türkmen toplumunun Anadolu coğrafyasında birleşmesi, ulusal ve ülkesel birliğini kurması savaşımı içinde geçer. İkinci yarıda ise, sağlanan ulusal ve ülkesel birliği dağıtmama savaşımı verilir. Doğallıkla, dönemin bu durumu doğrudan toplumun yaşantısına yansır. Bu nedenle XIII. y. yılı bir bunalım dönemi olarak nitelememek gerekir.

    4) Haçlı Savaşlarının Yarattığı Bunalım:

    Haçlı Seferleri 1096- 1270 yılları arasında yapılır. Avrupa, doğuya ve İslam ülkelerine sekiz sefer düzenler. Yaklaşık iki yüzyıl süren bu savaşlar döneminde doğu- batı uygarlığı karşı karşıya gelir. Fakat konumuz açısından, yani Hacı Bektaş’ın ortaya çıkışı açısından önemli yanı Anadolu ve Ortadoğu’da sergilenen savaşlar, kitle kırımları, insan ölümleri, ekonomik bunalımlar ve kıtlıklardır.

    X. - XIII. y. yıllar arasında Avrupa’da nüfus patlaması olur. Nüfus patlaması tarım ürününün artışını zorunlu kılar. Batı Avrupa’da yeni alanlar tarıma açılır. Feodal rantın sabitliğine karşın, üreticinin payı artar. Bu durum Batı Avrupa’daki feodal sistemin yükseliş dönemine rastlar. XIII. y. yılda Avrupa’da feodalizm en yüksek noktasındadır. Özünde Haçlı seferlerinin temelinde bu gelişme yatmaktadır. Avrupa feodalları Orta ve Doğu Avrupa topraklarına doğru da yayılım içerisindedir. Akdeniz’deki Venedik, Cenova gibi İtalya kentleri Batı Avrupa’nın ticaretine aracılık etmektedir. Almanya İmparatorluğu’nun pazarı Venedik’in denetimindedir. Ceneviz, Venedik ve Piza Haçlı seferleri süresince burjuva öğelerini temsil ederler. İtalyan burjuvalarından oluşan koloniler doğar. Bunlar doğu ticaretinin önemli merkezleri olurlar. Haçlı çılgınlığını ticari alışverişe dönüştürürler. Hıristiyan din adamları ve papaların çabaları yalnızca dinsel amaçlı değildir. Amaçları; maddi ve manevi olarak kilise iktidarını güçlendirmek ve yaymaktır. Papalık, daha sonraki merkeziyetçi monarşilere örneklik ederek “otokratik merkeziyetçi bir otorite” kurarlar. Avrupa’nın feodal temsilcileri olan baronlar, şövalyeler elde edecekleri arazi ve zenginlekler peşindedirler. Yeni topraklar alarak etkinlik alanlarını genişletmek ve monarşik devlet olma yolunda büyümek isterler. Haçlı seferleri, şövalyelerin ülküsü olur. Savaş, onlar için kâr(kazanç) kaynağıdır. Avrupa’nın işsizi, çapulcusu, dinsel fanatiği bunun için yollara dökülmüştür. Kudüs’ün alınması Hıristiyan dünyasının kurtuluşunun simgesi yapılmıştır. Din adamları, Haçlı seferlerini “Tanrı’nın isteği” olarak propaganda etmektedirler.

    I. Haçlı Seferinde (1096- 1099) Avrupa’nın yoksul ve fanatik köylü kesimi yollara düşer. İstanbul’da 600 bin Hıristiyan Haçlı toplanır. Bunların geneli Anadolu’da ikinci Kılıç Arslan’ın vur- kaç taktiği, açlık ve susuzlukla yok olur. Antakya önlerine ancak 50- 100 bin kadarı ulaşır. Kudüs’ü, Fatimiler’den alarak bir Latin Devleti, Antakya, Urfa, Trablusşam, Sur ve Yafa’da da birer kontluklar kurarlar. Bölgede toplum, Fransız feodalizmi türünde bir feodaliteye sokulur.

    II. Haçlı Seferi (1147- 1149) Musul Atabeyliği’nin Urfa kontluğunu ortadan kaldırması üzerine düzenlenir. Bu sefere Almanya İmparatoru ile Fransa Kralı katılırlar. Alman orduları Mesut tarafından bozguna uğratılır. Fransız birlikleri ise Türkmenler’in saldırılarına uğrar. Geri kalanlar Türk ve Rumlar’ın saldırılarıyla erirler.

    III. Haçlı Seferi (1189- 1192) Eyyubi hükümdarı Selahattin’in Kudüs’ü alması üzerine düzenlenir. Haçlılar bu sefere Alman İmparatoru, Fransa Kralı ve İngiltere Kralı’nın yönetiminde katılırlar. Alman orduları Anadolu’da geçerken büyük yitikler verir. Ama Konya’ya girmeyi başarırlar. Çarşıları yağmalar ve birçok insanı öldürürler(1190). Ordular dağılır. Diğer birlikler Akka’yı kuşatırlar. Erzaklarının bitmesi üzerine, Akka müslümanlarının direnişi kırılır ve teslim olurlar. Kudüs’ü almak için Selahattin Eyyubi’yle savaşırlar. Kudüs, Müslümanların elinde kalır.

    IV. Haçlı Seferinde Haçlılar İstanbul’a vararak Latin İmparatorluğu’nu (hanedanlığını) kurarlar(1204- 1261). Kenti yağmalarlar. Halk ayaklanır. Bizans hanedan üyelerinden kimileri Anadolu’ya geçerek İznik ve Trabzon’da iki ayrı devlet kurarlar. İznik Devleti 1261’de Latin İmparatorluğu’na son vererek Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırır. Trabzon Rum İmparatorluğu ise Fatih Sultan dönemine dek sürer.

    Selahattin Eyyubi’nin ölümü ve Eyyubi Devleti’nin parçalanması, Haçlılar’ın yüzyıl kadar daha Suriye’de kalmalarına olanak verir. Çevre bölge ve ülkelere seferler düzenlenirse de, başarılı ve kalıcı olamazlar. Ortadoğu toprakları üzerine ayrıca dört sefer daha yapılır.

    Bu iki yüzyıl içerisnde savaşlar nedeniyle Anadolu ve Ortadoğu’da yüzbinlerce Hıristiyan ve Müslüman ölür. Anadolu, Suriye ve Filistin’in birçok yeri yakılır yıkılır. Anadolu savaş alanı olmuş ve en çok zararı görmüştür. Savaş ekonomisi yaşanılmış, üretim düşmüş, açlık ve kıtlık yaşanılmıştır. Haçlı seferleri Anadolu ve Ortadoğu’daki Türk- İslam devletlerini güçsüzleştirdiğinden, Moğol saldırıları karşısında dirençsiz bırakmıştır. Hıristiyan din adamlarının otoritesi sarsılmıştır. Bu savaşlar bölgedeki Müslüman- Hıristiyan ilişkilerini bozmuştur. Kapanmaz yaralar açmış, din ve mezhep savaşlarını sürekli kılmıştır. Müslümanlar içindeki Hıristiyan toplulukları zarar görmüştür. Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaş gibi hümanist ve evrenselcilere bu yaraları kapamak savaşımı düşecektir. Bunlar Hacı Bektaş ve Hacı Bektaş’ların doğmasına neden olacaktır. İşte böylesi bir XIII. y. yıl Hacı Bektaş’a kaynaklık eder ve Bektaşiliği ön plana çıkarır. Hacı Bektaş’ın felsefesindeki acı, kıyım, ölüm, yıkım, savaş, kıtlık, açlık karşıtlığı; din, dil, etnik, mezhep ve dinler üstü bir dostluk ve barış içerisinde “olgun insan”, “olgun toplum” olarak yaşama isteği bu gözlemlerin ve yaşanılanların verdiği derslerin sonucudur.

    5) XI.- XIII. Yüzyıllarda Askeri Olaylar ve

    Savaşların Yarattığı Genel Bunalım:

    Hacı Bektaş’lara ortam hazırlayacak askeri olayları kronolojik sırası içerisinde vererek; bir duygu, gönül, düşünce ve inanç adamı olan Hacı Bektaş Veli’nin doğmasına hangi etkenlerin kaynaklık ettiğini belirtmek, açıklamak amacındayız. Çünkü insan, ortamının ürünüdür. Onu, koşulları yaratır. Hacı Bektaş’ın Yaşadığı XIII. yüzyılı da bu açıdan değerlendiriyoruz. XIII. y. yılı hazırlayan gelişmeler ve XIII. y. yıl ortamında Hacı Bektaş Veli konumuzun odağıdır. Düşünürler, inanç adamları, gönül adamları, liderler bunalımlı dönemlerde ortaya çıkarlar. Toplum, onlara gerek duyar. Hacı Bektaş’ın da ortaya çıkışı böyledir. Şimdi Türk/ Türkmenler’in Anadolu’ya gelişleriyle ilgili önemli askeri olaylara, geniş kitlelerin kırımına, zulüma uğramalarına, kan ve can kaybına neden olan savaş olaylarına bakalım. Çünkü bu olaylar, bunların toplumdaki yankısı, sonraki yıllara kalan izleri konumuz açısından önemlidir.

    26. Ağustos. 1071’de Bizans İmparatorluğu’yla Büyük Selçuklu Devleti arasında Doğu Anadolu’da Malazgirt Savaşı olur. Büyük Selçuklular’ın 50 bin ile Bizans’ın 100 bin dolaylarındaki ordusu karşı karşıya gelir. Bizans yenilir. Türk/ Türkmenler Anadolu’ya yerleşme olanağını yakalarlar.

    Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu’da Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurar ve genişler. Antakya’yı alması Suriye Selçukluları’nı korkutur. Suriye Selçuklu Meliki Tutaş’la Halep yakınlarında yapılan savaşı yitirince, Süleyman Şah intihar eder (5. Haziran. 1086) .

    I. Kılıç Arslan, Haçlılar’a karşı 30. Haziran. 1097’de Dorileum (Eskişehir) Savaşı’nı verir. Yenilir ve çekilir. Haçlılar 100 bin kişiyle Çukurova’ya girer ve Antakya’yı kuşatırlar. 40 bin kişiyle Kudüs’ü kuşatır ve alırlar. 70 bin Yahudi ve Müslümanı öldürürler.

    I. Kılıç Arslan, babasının yerine Türkiye Selçukluları’na sultan olur. Konya’yı başkent edinir. Danişmendliler’i yener. 1104’de Büyük Selçuklu Devleti’nden ayrılarak bağımsız olur. Suriye’ye yönelir. B. Selçuklu sultanı Muhammed Tapar, Emir Çavlı konutasında Türkiye Selçukluları üzerine bir ordu gönderir. Savaşı yitiren I. Kılıç Arslan atıyla Habur ırmağını geçerken boğulur (1107) .

    Türkiye Selçukları’yla Bizans İmparatorluğu arasında 17. Eylül. 1176’da Miryokefalon (Gelendost/ Kumdanlı) Savaşı yapılır. Bizans 100 bin kişilik bir orduyla Selçuklu Türkleri’ni Anadolu’dan atmak ister. Bizans ordusu yenilir. Bu olay, Türkler açısından bir dönüm noktası olur. Anadolu’dan atılamayacakları anlaşılır ve Türkiye’yi yurd edinirler.

    Türkiye Selçukluları’yla Bizans arasında 1211’de Alaşehir Savaşı olur. Bizans ordusu yenilir. Selçuklu askeri yağmaya girişir. I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in bir Bizans askerince öldürülmesi üzerine durum değişir. Laskeris, karşı saldırıya geçer. Selçuklu ordusu büyük yitikler vererek, Türk topraklarına çekilir.

    Türkiye Selçukluları Güneydoğu Anadolu’yu almak, Kilikya Ermeni Krallığı’nı ortadan kaldırmak, ülkesel bütünlüğü sağlamak için 1218’de Keban Savaşı’nı yaparlar. Maraş ve dolayları alınır. Ermeniler üzerinde egemenlik sağlanır.

    I. Alaeddin Keykubat, Akdeniz ve Karadeniz’e ulaşır. Buradaki beylikleri ortadan kaldırır. Kırım’daki Suğdak’ı alır (1224) . Eyyubi ve Artuklu meliklerini yener. Anadolu’daki ilk Türk beyliklerini / devletlerini ortadan kaldırır.

    Cengiz Han’ın önünden geçerek Anadolu’ya sığınan Harzem hükümdarı Celaleddin Harzemşah’la Türkiye Selçuklu hükümdarı I. Alaeddin Keykubat arasında Erzincan’da 10. Ağustos. 1230’da Yassıçemen Savaşı olur. Üç gün süren savaşta Harzem ordusu büyük yitikler ve çok sayıda tutsak vererek yenilir. Celaleddin Harzemşah kaçar ve büyük bir olasılıkla Dersimliler tarafından öldürülür. Halkı; Erzincan, Amasya, Larende ve Niğde gibi çevre illere yerleştirilir. Buralar onlara ikta olarak verilir. Harzemlileri izleme bahanesiyle Moğollar 1231’de Anadolu’ya girerler. Amid, Erzen ve Meyyafarkin’i (Silvan) yağmalarlar. Siird’i beş gün kuşatır, kenti aldıktan sonra halkı öldürürler. Çevre kent ve köylere giden Moğollar; - dönemin yazarlarının belirttiklerine göre- , “insanları birer birer öldürürler”. Bu kaynaklara göre; Amid yöresinde 15 bin, Siird’de ise 20 bin kişi öldürülmüştür. Kızlar tutsak alınıp Azerbaycan’a götürülür. Moğollar, Sivas’a kadar ilerlerler.

    Türkiye Selçukluları’nın Doğu Anadolu’da egemenlik sağlaması Eyyubileri tedirgin eder. Büyük bir orduyla harekete geçerler. İki ordu 1234’de Harput yakınlarında savaşır. Eyyubiler yenilirler. Sultan Alaeddin Eyyubiler’i Doğu Anadolu’dan tümüyle uzaklaştırmak için Rakka, Urfa, Harran ve Siverek’i alır.

    1239’larda “Babai Olayı” denilen Alevi - Türkmen ayaklanması patlar. Olayın önderleri Baba İshak’la Baba İlyas Vefai tarikatındadırlar. Baba İshak olayı Maraş, Kahta, Adıyaman, Malatya, Kefersut yörelerinde başlatır. Amaç; olayın asıl merkezi olan Amasya - Tokat Alevi - Türkmenleri’yle ve bu yöredeki hareketin lideri Baba İlyas’la bağ kurmaktır. Ayaklanma, Amasya’dan Adıyaman’a kadar genişler ve Anadolu’nun tümüne yayılır. Malya ovasında 1240’da verilen savaş yitirilir.

    Tarihlere göre; Malya Savaşı’nda 3 bin - 6 bin Babai Türkmen, bini Frank askeri olmak koşuluyla 12 bin- 60 bin arasındaki Selçuklu askerine karşı savaşmıştır. Babailer’in Selçukluları 12 kez yenilgiye uğratmalarını, kentleri ele geçirmelerini göz önüne alırsak Babai ayaklanmacı ve savaşçılarının daha çok olması, en az 10 binin üzerinde olması gerekir. Dönemin tarihçisi İbni Bibi’ye göre bu savaşta 4 bin Babai Alevi- Türkmen kılıçtan geçirilir. 600 kişi tutsak edilir. Baba İshak da burada öldürülür.İbni Bibi kadın ve çocuklara değinilmediğini yazarsa da, yanılıyor olmalıdır. Babailer’in kadın ve çocuklarıyla birlikte savaştıkları bilinmektedir. Selçuklular’ın kendilerine karşı savaşan bu kadın ve çocuklara dokunmayacakları düşünülemez. Zaten dönemin bir başka yazarı, kadın ve çocukların bu kırımdan kurtulamadıklarını belirterek İbni Bibi’yi tamamlar. Bar Hebraeus; “Bunlardan erkek, kadın, çocuk, hayvan velhasıl hiçbir şey kılıçtan kurtulamadı…” demektedir.

    Babai olayından Selçuklular’ın yıprandığını gören Moğollar Anadolu’nun istilasını düşünürler. Sultan II. Gıyasettin Keyhüsrev/ vezir Sadeddin Köpek yönetici ikilisi acizdir. Selçuklu sınırlarında dolaşan Boycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Kafkasya’daki Gürcü ve Ermeni birlikleriyle Erzurum’u kuşatır. Kenti alır, yakar ve yıkar. Erzincan ve Kemah yağmalanır. Sivas’a doğru ilerlenir. Selçuklular 80 bin kişilik ordularıyla Suşehri ‘nde Moğolları karşılarlar. 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı’nda Selçuklular panik içerisine girer, ordu bozulur ve başlarında sultanları II. G. Keyhüsrev olmak üzere kaçarlar. Selçuklular’ın böyle kolayca bozulacaklarını düşünemeyen Moğollar cesaret bulur ve ileri hareketlerini sürdürüler. Suriye ve Mısır’a kaçmak isteyen halkı ve askerleri öldürürler. Sivas alınarak halkın çoğu öldürülür ve kent üçgün yağma edilir. Kayseri üzerine yürünür. Bura da yağmalanır. 10 bin dolayında Kayseri halkını Meşhed ovasına çıkararak hunharca katlederler. Geri dönülür. Erzincan alınarak yağmalanır ve halkı katledilir. Selçuklu ülkesi ikibuçuk ay hükümetsiz kalır. Malatya subaşısı Reşididdin halka haber vermeden hazinelerle birlikten kaçarak Halep’e sığınır. Ermeniler yollarda yakaladıkları sığınmacıları öldürürler. Türkmenler karışılıklar çıkarırlar. Ticaret ve tarım bozulur. Ülkede kıtlık başlar. Ülke anarşiye boğulur. İktidar boşluğu doğar, yönetim mücadeleleri başlar. Anadolu, Moğol egemenliğine geçer. Selçuklular, Moğollar’a vergi verir ve onların bağlısı olurlar. Bu statü 1277’ye dek sürer. Bu tarihten sonra da Moğallar Anadolu’yu işgal eder ve doğrudan yönetirler. Moğollar’ın kurduğu bu yönetim İlhanlı Devleti’nin 1335’de parçalanışına dek sürer.

    Moğollar 1251’de Diyarbakır ve Meyyâfârkin yöresine girer, Suruç, Harran ve Urfa’ya kadar akınlar düzenler, insanları öldürür, tutsak eder ve çevreyi yağmalarlar. Kervanları soyarlar.

    1256’da Boycu Noyan kışlamak için Anadolu’ya girer. Selçuklu birliklerini yeniden yener. Konya’ ya kadar ilerler. Moğollar, Doğu ve Orta Anadolu’yu istila ederlerken kalabalık Türkmen yığınları ve Ağaçeriler de Malatya Harput bölgesi ile Fırat- Musul yörelerini işgal ederler.

    Hülagü Han, Suriye seferi sırasında şehzade Yaşmut’a 1257’de Mardin ve Meyyâfârkin (Silvan) ’i aldırtır. Silvan kuşatmaya direnir. Açlık felaket halini alır. Kent halkı kedi, köpek ve fareleri yerler. Moğollar, kente girdiklerinde birbirleri üzerine yığılmış insan ölüleriyle karşılaşırlar.

    Memlük sultanı Baybars Moğolları 1260’da Aynucalut Savaşı’nda yener. Moğollar ilk kez acı bir yenilgi alırlar. Baybars’ın İslam ülkelerinde yıldızı parlar ve İslam toplumlarının koruyucsu(hamisi) olur.

    Baybars, Muineddin Pervane yönetimindeki Selçuklu ordusunun desteğindeki Moğol ordusunu 1277’de Elbistan Savaşı’nda yener. Moğollar 6700 ölü, pek çokta tutsak verirler. Selçuklu birliklerinin çoğu Baybars’a katılırlar. Kimileri de gönüllü tutsak olurlar. Baybars Kayseri’ye girer. Pervane’nin iki yüzlü siyaset uyguladığını anla***** ülkesine döner. İlhanlı hükümdarı Abaka Han Anadolu halkının ve Selçuklular’ın Baybars’la anlaşıp çağırtarak Moğollar’ın yenilmesine yol açtıkları gerekçesiyle öç almak için Anadolu’ya gelir. Baybars’la gizlice anlaştığı için vezir Pervaneyi öldürtür. Erzurm ile Kayseri arasına 200- 500 bin arası insan öldürtür. Anadolu Türk/ Türkmen’inden - dönemin kaynaklarına göre- 200 bin- 600 bin arası insan öldürtür. Bir o kadar tutsak alır. Tutsakların 400 binini Bayburt’ta salı verir. Semerkant’tan Kayseri’ye kadar öldürülenlerin sayısı 6 milyonu geçer. Sadece Bağdat’ta 2 milyon insan can verir. Birçok kent tarla haline gelir. Yıkılanlar arasına Tus’taki İmam Rıza türbesi de vardır.

    Selçuklu emirlerinden Harzem kökenli Diyarbakır yöneticisi Baycar 1277’de ayaklanır. Lülve Komutanı Hatıroğlu’na ihanet ederek, Moğollar’a teslim eder. Moğollar onu parçala*****, parçalarını illere gösterilmek üzere gönderir ve halkı sindirirler.

    Baybars’ın Anadolu’da olmasını fırsat bilen Karamanoğlu Mehmet Bey, II. Keykavus’un oğlu Siyavuş’u (Cimri ) sultan ilan eder. 37 günlük bir yönetimden sonra Anadolu’ ya gelen Moğollar Mehmet Bey’le Siyavuş’u öldürürler. Cimri olayı ve Baybars’ın Anadolu içlerine kadar gelmesi, Moğollar’ın Anadolu’yu işgal etmelerine ve ülkeyi tek elden yönetmelerine yol açar.

    Moğollar’ın Anadolu’nun yönetimini doğrudan üstlenmeleri üzerine vezirler ve valiler halk üzerinde bir sömürü, talan düzeni kurdular. Taht kavgaları kanlı boyutlarıyla sürüyordu. Anadolu’daki Moğol hanedan üyeleri, vali ve komutanları da zaman zaman merkezi yönetime karşı ayaklanıyor ve halka sığınıyorlardı. Baltu (1296) ve Sülemiş (1298) ayaklanmaları bunların en önemlileridir. Kısaca Hacı Bektaş ne yana baksa kan, ölüm, savaş, siyasal mücadele, kıtlık ve sömürü görüyodu. Bunlar, onun Anadolu’ ya yeni bir yaşam tablosu getirmesinde temel etken olacaklardır.

    XI.- XIII. Yüzyıl Anadolu’ sunun Düşünsel ve İnançsal Yapısı:

    İslam dünyasında felsefe hareketleri Abbasiler döneminde Hıristiyanlaşmış Yunan felsefesine ait yapıtların çevirilmeleriyle başlar. Felsefeden dayanak bulan tasavvuf giderek sistemleşir. X. y. yıldan sonra tasavvuf bir düşünce sistemine dönüşür. Asıl felsefe akımları da yine X. y. yıl başlarında doğar. Öncülüğü, Doğa felsefesi ile ilgili akımlar yapar. Giderek bu akım; Eflatun’la Aristo’nun felsefe sistemlerini uzlaştıran ve bunu Yeni Eflatuncu yorumlarla donatan Meşaicilik ile, Eflatunculuk’la gnostik felsefeyi birleştirerek yeni bir atılım yapan İşrakilik olarak iki çığırda gelişirler. Buna karşın İslam dünyası XII. ve XIII. y. yılda iki önemli badire atlatır. Bunlar Haçlı seferleriyle Moğol istilasıdır. Bu olaylar VIII. - XI. y. yıllar arasındaki olguyu (pozitif / müsbet) bilim araştırmalarını ve özgür düşünceyi zayıflatır. Eşari kelamcılığı düşünce tartışmalarını durdurur. Eğitim, iskolastik biçim alarak bağnazlığı arttırmıştır. Felsefe akımlarına hoşgörü kesilmiştir. Felsefe, Kelamcılığın sonuca varış aracı olmuştur. XIII. y. yıldan sonra felsefe akımları yerlerini tümüyle kelam ve tasavvuf hareketlerine bırakmışlardır.

    Haçlı seferleri ve Moğol istilası sonrasında Anadolu’da dinsel ve düşünsel bağdaşma oldukça bozuldu. Kitle içerisinde kızgınlık ve kırgınlıklar doğdu. Anadolu düşünsel ve inançsal birliği derin yarlar aldı.

    XIII. yüzyıl bu dinsel ve mezhepsel kargaşalıklara çözüm arama çabalarıyla geçer. Hacı Bektaş Veli Anadolu toplumunun düşünce ve inanç uzlaşımının ve dayanışmasının mimarı olur. Bu yanıyla XIII. y. yıl dinlerin ve mezheplerin bir biriyle kaynaşma sağladığı bir dönem olur.

    İslam dünyasında düşünce ve inanç akımları genellikle iki temel üzerinde yapılanmışlardır. Birincisi Ehlisünnet (Sünnilik), ikincisiyse Ehlibeyt (Şiilik/ Alevilik) . Ara akımlar bu iki koldan birine yanaşarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Mutezile, İhvanülsafa, Mazdekilik, Karmatilik, Hurremilik, İsmaililik, Batınilik… gibi akımlar hep Ehlibeyt akımı içerisinde yerlerini alarak genel İslam anlayışına kazandırılmışlardır. Bu akımların İslam temeli üzerinde Bektaşilik adı altında yoğrulmasında Hacı Bektaş Veli önemli rol oynar.

    Asya göçleriyle birçok da Türkmen dervişi, mutasavvıfı, dedesi, babası, düşünürü Anadolu’ya gelirler. Bunlar Türkistan- Horasan- Maveraünnehir’de Melamilik, Yesevilik ve Vahdet- i Vücut akımları içerisinde yoğrulmuş kimselerdir. Anadolu’nun kentlerine yerleşir, çoğu kez yüksek kesimlere seslenir, aristokrat ve aydın tabakası içerisinde yaşarlar. Bir bölümüyse kırsal kesimlere ve halk arasına yerleşirler. Bu hareket Anadolu’da kendi içerisinde biçimlenir. Birincisi Muhyiddin Arabi (öl. 1241) ve evlatlığı Sadruddin Konevi(öl. 1274) ile temsil edilenler ahlakçılığı temel alırlar. İkinci gurupsa Kübrevilik ile Suhreverdilik tarikatlarında toplanırlar ve daha hoşgörülü, daha estetik bir karakter gösterirler. Necmeddin Razi (öl. 1256), Bahaüddin Veled (l. 1228), Burhaneddün Muhakkik- i Tirmizi (öl. 1240) Kübrevililiği temsil ederler. Evhaduddin Kirmani’yse (öl. 1237) Suhrevirdiliğin temsilcisidir. Bu tarikatlar İranilik etkisi taşırlar. Orta Anadolu’nun Konya, Kayseri, Tokat ve Amasya gibi ticaret ve kültür merkezlerine yerleşirler. Halkın dinsel yaşamında önemli ölçüde rol oynarlar .

    Bu iki ahlakçı ve estetikçi akım XIII. y. yılın ortalarında Mevlana Celaleddin (öl. 1273) ve Mevleviliği doğurur. Mevlana, özellikle Selçuklu yöneticileriyle iyi ilişkiler içerisindedir. Mevlevilik’se kent insanının ve yönetici çevrelerin tarikatı olacaktır. Ahi Evren’in kurduğu Ahilik’se kent insanını örgütlemesi ve ekonomik yaşama sokmasıyla birlikte, Mevleviliğe göre ayrı bir yol izler.

    Tasavvuf, XIII. y. yıl Anadolu’ sunda göçebe, yarı göçebe ve köylük çevrelerde önemli temsilciler bulur. Bu akımı Anadolu’ ya “Horasan Erenleri” getirmişlerdir. İslama yaklaşımı yüzeyseldir. Bu bir “halk tasavvufu” akımıdır. Temsilcileri baba, dede ve atalardır. Horasan Melamiliğinin/ Melametiliğinin devamcısıdırlar. Hacı Bektaş Veli bu hareket içerisinden ortaya çıkacak ve bu harekete yeni bir düzen verecektir.

    Bu genel akımların dışında XIII. y. yıl Anadolu’ sunda yaşamış ve toplum üzerinde derin izler bırakmış birçok düşünür ve inanç adamı vardır. Fahreddin Irakeyn (öl. 1289) ’in Tokat’ ta tekkesi vardır. Kalenderiler’le ilişkilidir. Sıraceddin Urumavi (öl. 1283) Konya’da yaşamış ve Mevlana yanlısıdır. Bir başka Mevlana yanlısı olan Kutbeddin Şirazi hikmet, tabiiye, riyaziye ve tıp uzmanıdır. Hacı Mübarek Haydari ise Haydari halifelerindendir. XIII. y. yılda yaşamıştır. Tabduk Emre ile Yunus Emre de yine bu yüzyılın insanlarıdır. Batıni- Alevi akımın içerisinde yer almış ve toplumumuz üzerinde bugünlere kalacak ölçüde izler bırakmışlardır.

    Hacı Bektaş Veli, tasavvufun Anadolu’da en gelişmiş dönemini Yaşadığı XIII. yüzyılın insanıdır. Bu düşünce- inanç akımlarının ve tasavvuf hareketinin en canlı olduğu dönemde hareketin içerisinde yer almıştır. Horasan Melamiliği’nden Anadolu Batıni- Alevi Kalenderiliği’ne uzanan çizginin temsilcisidir. Düşünce ve inanç hareketlerinin en canlı olduğu bir çağda, bu hareketlere bir düzen kazandırarak, Bektaşilik çığırı içerisinde toparla*****, birçok hareketi Bektaşilik özgünlüğü içerisinde eritip, karıp ve yoğurup biçimlendirmeyi başarmıştır. O’nun ululuğu işte buradan kaynaklanır.

    XI.- XIII. Yüzyıl Türkiyesi’nde Toplumsal Yapı:

    Büyük Selçuklular olsun, Türkiye(Anadolu) Selçukluları olsun toplum olarak köylülüğe, ekonomi olarak tarıma dayanırlar. Toprakların, memur ve subaylara maaşlarına karşılık işletme hakkının verilmesi esasına dayanan İkta sistemi temel alınmıştır. Büyük Selçuklular hanedan üyelerini Anadolu topraklarını almaları durumunda kendilerine ikta olarak verileceği özendirmesiyle, Anadolu’yu fethettirir, birçok hanedan üyesini merkezden uzaklaştırır, Ortadoğu ve Anadolu’ya yerleştirirler.

    Türk devletlerinde ülke yönetiminin hanedan üyelerinin ortak malı oluşu esastır. Türkiye Selçukluları da kamu topraklarının hükümdarlık ailesinin malı olması ilkesini benimsemiştir. Merkezi yönetimin güçlenmesi, iktidarı padişahın şahsında toplamıştır. XI. y. yılın sonları hükümdarlık ailesi iktaları dönemi olmuştur. Büyük çapta devlet mülkiyeti ortaya çıkmıştır. Merkeziyetçi eğilimin artmasıyla, XII. y. yılda hükümdarlık ailesi iktaları devletin sıkı denetimine alınmış ve basit birer kazanç kaynağı düzeyine indirilmişlerdir. Türkiye Selçukluları iktaları illerdeki vali ve askerleri kapsayacak ölçüde yaygınlaştırarak ve büyük ikta sistemini kırarak feodallaşmayı önlemeye çalışmışlardır.

    Selçuklularda toprak üzerinde devlet mülkiyeti esas olmakla birlikte, uygulamada özel mülkiyet vardır ve yaygındır. Devlete yararlılık gösteren kişilere temlikler verilmiştir. Bu lkin miri topraklardaki vergilerin bireylere bırakılması biçiminde başlar ve giderek içeriği özelmülkiyetçilik lehine değişir. Bu vergi hakkı giderek devletin toprak üzerindeki haklarından vazgeçmesiyle sonuçlanır. Topraklar tam mülkiyetiyle özel kişilere bırakılır. Vakıflar özelleşmeyi kamuflaş yaparak yürütürler. Dahası II. İzzettin Keykavus 1260’larda bir köyü parayla satar.

    Moğol dönemi, Anadolu’da özel mülkiyetlerin büyük ölçüde çoğalmasına, Batı feodalitesini anımsatan yüzlerce küçük beyliğin doğmasına yol açar. Askeri iktalar özel mülklere dönüşür. İkta sisteminin dışında, büyük arazi sahibi dihkanlar varlıklarını sürdürürler. Kamu/ devlet mülkiyetine dayanan ikta sisteminin dışında genişçe bir özel mülk alanı oluşmuştur. Küçük arazi sahibi özgür köylülük de vardır. Türkiye Selçuklu devleti/ toplumu, XIII. y. yılda geniş arazilere sahip büyük ailelerin egemenliğinde ve görünüşe göre feodal bir devlettir.

    Selçuklu toplumu, bir sınıflı toplumdur. Sınıflar kristalize olmuştur. Ülkede tam anlamıyla bir beyerki/ zengin erki(plutokrasi) vardır. İranlı ve İranlılaşmış öğeler devlet üzerinde, yönetimde egemendirler.Eğitim ve kültür bu doğrultuda yapılanmaktadır. Kamucu/ devletçi toplum yapısından sınıflı feodal toplum düzenine geçiş izlenmektedir. Toplum, bu geçişin sancılarını çekmektedir. Bu toplumsal sancılar kendini; göçebe- yerleşik, Türk/ Türkmen- İrani öğeler, Şii(Alevi)- Sünni çatışması ve azçok özgür kabile üyeliği biçiminde yaşatılan göçebe yığınların “Türkmenlik”ten çıkıp yarı- bağımlı köylü konumuna zorlanmasına karşı gösterilen direnişler biçiminde ortaya kor. Türkmen feodallaşmaya karşı tepki göstermektedir. Artık XIII. yüzyıl Anadolusu’nda bir sınıflı toplum ve sınıfsallık üzerine oturtulmuş bir düzen vardır. Toplumun huzursuzluğu ve tepkisi buradan kaynaklanmaktadır. Hacı Bektaş da bu yapı ve düzen içerisinde bir tepki ve yeni bir ideal düzen koyucu olarak görünür.

    Dönemin yazarlarından İbni Said’in verdiği bilgiye göre, Selçuklu ülkesinde 400 bin köy vardır ve bunları 36 bini haraptır. XIII. y. yılın sonlarından itibaren kıtlıklar Anadolu’yu kasıp- kavurmaktadır.Bu durumda toplumuna duyarlı yaklaşan, toplumunun dertlerini dert edinen Hacı Bektaş ve Hacı Bektaş’ların çıkması/ doğması kaçınılmazdır. Dönemin toplumsal yaşantısı, toplumsal- ekonomik- siyasal düzeni, askeri kırımlar, doğal felaketler, baskı ve zulümlar Hacı Bektaş’ın ortaya çıkmasının zorunlu ve kaçınılmaz ortamıdır. Koşullar, Hacı Bektaş’ı doğurmuş ve öne çıkarmıştır.

    - II-

    HACI BEKTAŞ VELİ’NİN KÖKENİ

    VE YAŞAMINDAN ÖNEMLİ KESİTLER

    1- “Bektaş” Adının Anlamı ve Kökeni:

    Araştırmacılar Hacı Bektaş’ın gerçek adının “Muhammed”, mahlasının ise “Bektaş” olduğunu, ayrıca “Hünkâr”ın da Farsça olup “Hüdavendigâr”ın kısaltılmışı olduğunu, lakap olarak kullanıldığını yazarlar. Vakfiyelerde adının “Hacı Bektaş” olduğu belirtilir.

    “Bektaş” sözcüğü Türkçe’dir. Şemseddin Sami Bey’in “Kamûs- i Türki”sine ve Ahmet Vefik Paşa’nın “Lehçe- i Osmâni”sine göre “yaşıt”, “eşit”, “birbirlerinin tıpkısı” anlamına gelir.

    “Bektaş” adının Türkçe oluşunu ve Hacı Bektaş’ın mahlası, sanı değil de doğrudan adı olduğunu kesindir. Gerk “Terceme- i Kamus”da, gerek “Tarama Sözlüğü”nde, gerekse “Eski Uygur Türkçe Sözlüğü” gibi eski Türk dilleriyle ilgili sözlüklerde “Bektaş” sözcüğü “eş”, “denk”, “benzer” anlamlarına gelir ve “bengdeş”, “beğdeş”, “bağdaş”, “bekdaş”, “bekdeş” ve “bektaş” biçiminden yazılmıştır. “Hacı”lığı da kesin belgelerle saptanamıyor. Bu ad söylencelere dayandırılmaktadır. “Veli”liği de Anadolu’ya geldikten ve kendini kanıtladıktan sonra almış olmalıdır. “Seyyid”liği Ali soyuna dayandırılmasının bir sonucudur. Sonradan san olarak takılmıştır. Bunlara karşın, “Bektaş” sözcüğünün Farsça ve Arapça olması olanaksızdır. Türkçe’dir. Eski Türkçe’de kullanılmıştır. “Bektaş”ın san olarak savunulması da tutarsızdır. “Bektaş”, doğrudan Hacı Bektaş’ın adıdır.

    2) Hacı Bektaş’ın Soyu:

    Hacı Bektaş Horasanlı’dır. Nişabur kentinde doğmuştur. Babası İbrahim Sani’dir. Muhammed mahlasıyla anılır. Soy olarak Hz. Ali’ye bağlanır. Annesinin adı Hatem (Hateme) ’dir. Şeyh Ahmet’in kızıdır. Anadolu’daki Ağuçan Ocağı bu Ahmet Dede’nin soyundan olduklarını savunurlar.

    Hacı Bektaş’ın soy kütüğü ile yol kütüğü (şeceresi) sürekli birbirine karıştırılmıştır. Birden de çok kütükler üretilmiştir. Bu alanda tam bir karışıklık vardır. Gerek soy kütüğü, gerekse yol kütüğü çoğunluk Hacı Bektaş’ı Hz. Ali kaynağına kadar götürür. Zaten iki kütük düzenlemesi arasındaki karışıklıkta buradan doğmaktadır. burada yalnızca soy kütüğüne ilişkin bir örnek vereceğiz:

    Hacı Bektaş- ı Veli, 2) Seyyid Muhammed İbrahim el- Sani, 3) Seyyid Musa el- Sani, 4) İbrahim Mükerrem el- Mucap, 5) İmam Musa’l Kazım, 6) İmam Cafer el- Sadık, 7) İmam Muhammed el- Bakır, 8) İmam Zeyn’el Abidin Ali, 9) İmam Hüseyin el- Şehid, 10) İmam Emir el- Müminin Ali.

    Hacı Bektaş, her türlü eğitimini Horasan’dan almıştır Toplumsal ve etnik çevresi de Türkistan- Horasan- Nişabur’dur. Buraların çocuğudur. Eflâki, Aşıkpaşaoğlu ve Vilâyetname Hacı Bektaş’ın Horasanlı olduğunu yazarlar. Türkistan- Horasan’a olan Arap göçleri genellikle evlenmeler yoluyla toplumsal karışmaya/ kaynaşmaya uğramışlardır. Bölgede Araplaşma değil, Türkleşme olmuştur. Hacı Bektaş’ın konumu bu sosyolojik gerçeğin sonucudur.

    Hacı Bektaş’ın soyu İmam Kazım’a dayandırılır. “Seyyid”liği ve “Evladıresül”lüğü buradan kaynaklanan bir inancın sonucudur. Bu durum inanç bağlamında doğrudur. Tarih bakımından büyük bir önem taşımaz. Ama Arap değil de, Türk oluşu tarihsel gerçeğe daha uygundur.

    Hacı Bektaş’ın Yaşadıgı Zaman Dilimi:

    Hacı Bektaş 1209/ 10- 1270/ 71 yılları arasında yaşamıştır. 62- 63 yıl ömür sürmüştür. Aşağıda vereceğimiz şu kanıtlar bizi bu sonuca götürmüştür.

    Hacı Bektaş “Vilâyetname”si ile 1318- 1358 yılları arasında yazılan “Ariflerin Menkıbeleri” Hacı Bektaş’ı, Yaşadığı yılları çok iyi bildiğimiz Mevlana’yla(1207- 1273) çağdaş gösterir, ilişkilerinden söz ederler. Yine bu dönem yaşamış ve ilişkiler içerisinde oldukları bir takım adlar verirler. Seyyid Mahmut Hayrani(öl. 1268) , Nureddin b. Caca(1256- 1277 yılları arasında yönetimdedir) ve Hacım Sultan(XIII. y. yıl) bunlar arasındadır. Bu kişiler Hacı Bektaş’ın çağdaşıdırlar.

    Kaynaklar Hacı Bektaş’la Ahi Evren’in ilişkisine yer verirler. Ahi Evren, 1205’de Anadolu’ya gelir. 1227/ 28’de Konya’ya yerleşir. 1243’de Ahilerle birlikte Moğol olayına karşı çıkar. Eşiyle birlikte Moğollar’a tusak düşer. 1247’de Kayseri’ye yerleşir. Daha sonra Kırşehir’e geçerek ondört yıl orada yaşar. 1261’de Moğollar’a karşı yaptığı ayaklanmada öldürülür, eşi ve yanlıları Sulucakarahöyük’teki Hacı Bektaş’a sığınır ve orada yaşarlar. Bu tarihsel bilgiler bizde Hacı Bektaş’ın Yaşadığı dönem hakkında sağlıklı kanaat uyandırır.

    Hacı Bektaş’a yakın bir dönemde yaşayan Iraklı Abû’l- Farac al- Vasıti (1275- 1343) onun adından, yolkütüğünden(şecere) söz eder ve Yaşadığı döneme ilişkin bilgi verir.

    Kırşehir’de oturan ve kitabını 1502’de yazan Aşıkpaşaoğlu, “Hacı Bektaş, Osmanlı Hanedanından kimse ile konuşmadı” diyerek, onu Osmanlı öncesi döneme yerleştirir.

    1295, 1297 ve yıllarına ait Ali Emiri ve başkalarının buldukları vakıfnamelerde ve Kırşehir’de bir Mevlevi tekkesi kuran Şeyh Süleyman b. Hüseyin al- Mevlevi b. Şemseddin’in vakfiyesinde Hacı Bektaş’la ilgili ölenler için kullanılan “Kuddısa Sırrıhu” ve “merhum” deyimi kullanılır ve Sulucakarahöyük’ten Hacıbektaş kazası diye söz edilir. Bu durum Hacı Bektaş’ın bu vakfiye tarihlerinden önce öldüğünü kanıtlamaktadır.

    Hacı Bektaş ilçesi Halk Kütüphanesinde bulunan 14, 15 nolu yazmada ve 119 noda kayıtlı bilgisini “Silsilename”den alan “Vilâyetname”de, Ankara Milli Kütüphane’nin 0. 1251 nosunda kayıtlı “Uyun - al Hudâya” yazarı Resmi Ali Baba(Giritli Derviş Ali) ’nın istinsa ettiği “Vilayetname”nin üzerinde Hacı Bektaş’ın 1209- 1270 yılları arasında 63 yıl Yaşadığı kaydı düşülmüştür.

    4) Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya Gelişi:

    Cengiz olayı Asya’yı kasıp- kavurmuştur. Herkes huzursuzdur. İnsanlar bölgeden ayrılarak konumlarını kurtarmaya çalışırlar. Düşünce ve inanç akımları alanında da kargaşalıklar vardır. Anadolu umut kapısıdır. Birçok insan, topluluk, bunlarla birlikte düşünce ve inanç adamları umuda koşar gibi Anadolu yollarına düşerler.

    Hacı Bektaş da birçok insan, topluluk, düşünür, mutasavvıf dervişle Anadolu’ya göçer. Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya boyuyla birlikte geldiğini, bu boyun Çepniler olabileceğini, Çepniler’in Sivas, Amasya, Tokat, Ankara, Kırşehir yörelerinde Ulu Yörük oymakları içerisine yerleştiklerini bilinmektedir.

    Yanında kardeşi Menteş’in olduğunu kesin bildiğimiz Hacı Bektaş’ın boyuyla, çevresiyle ve düşünce arkadaşlarıyla bu göçe karar vermesi, gelip belli bölgelere yerleşmeleri doğal ve akla uygun geliyor bana. Zaten kendisine ilk inananların da Çepni boyu olması bu yaklaşımı haklı çıkarmaktadır.

    Nitelikli kaynaklar onun Yesevi, Melami, Kalenderi gibi akımların içerisinde yer aldığını, Anadolu’ya da amaçlı gönderildiğini anlatırlar. Bu durum onun en az 25 yaşın üzerinde, yani 1234’lü yıllarda Anadolu’ya geldiğini gösterir. Kaynaklar onun Kayseri’de Battal Mescidi’nde bir süre Kirmani’nin gözetiminde yetiştiğini yazarlar. Kirmani, 1234’de Anadolu’da temelli ayrıldığına göre, Hacı Bektaş’ın bu tarihte veya bir süre öncesinde Anadolu’da olması gerekir.

    Hacı Bektaş birlikte geldiği topluluk içerisinde ön plandadır. Yolculuğu döneminde bile bir arayış içerisindedir. Hacca gider. Necef, Mekke, Medine, Kudüs, Halep ve Elbistan’ı dolaşır. Sivas, Amasya, Kayseri ve Kışehir’i dolaştıktan ve buralarda belli süreler kaldıktan sonra Sulucakarahöyük’e yerleşir. “Vilâyetname” bu inceleme/ araştırma gezisinin odak noktalarını belirtir. “Kürdistan’da bir kavmin içinde bir zaman eğleşir.(…) O kavmi kendisine bağlar. (…) Rum ülkesine yürür. Elbistan’da Ashâb- ı Kehf mağarasına uğrar. Orada erbain çıkarır. Kayseri’ye doğru yola çıkar. (…) Rum ülkesine Zülkadirli ilinde Bozok’tan girer. (Daha sonra) Sulucakarahöyük’e iner”.

    Bu gezi ve incelemeler onu olgunlaştırır. Anadolu’daki merkezine yerleşmeden önce Horasan ve Erdebil’de tekke eğitimi almış, Ortadoğu’yu gezmiş, İslamın yoğun merkezlerinde kalmış, çeşitli İslami çevrelerle tanışmış, Horasan’da Yeseviliği ve Melamiliği, İran ve Arabistan’da Batınilik’le İsmaililiği, Selçuklu üzerindeki Acem etkisini, Karamanlılar’daki Türklük idealini, ayrıca Ahilik ve Babailiği yerinden görmüş, tanımiş ve yer yer etkilenmiştir. Hacı Bektaş, 1240’lı yılarda Anadolu’dadır. Olayın içinde veya çevresindedir. Olay karşısında belli bir bilince ve tutuma sahiptir.

    Hacı Bektaş, Anadolu’da birçok yerde bulunduktan sonra en son durağı Sulucakarahöyük’tür. “Vilâyetname”ye bakılırsa burada 15 yıla yakın yaşamıştır. Moğollar’a ve Mevleviler’e karşın, Ahiler arasında bulunmuştur. Onları kendine yakın bulmaktadır. O nedenle Sivas’tan Kayseri’ye geçer. Büyük bir olasılıkla Moğollar’a karşı Kayseri savunmasında bulunur. Ahi Evren’le dostluğu bu ilişkiler içerisinde gelişir. Ahi Evren’in Kayseri savunmasında tutuklanması üzerine Hacı Bektaş Sulucakarahöyük’e geçer ve yerleşir. Bu durum karşısında Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’e geliş tarihi 1257- 60 arası olmalıdır. Zaten Ahi Evren’in 1261’de Moğollar’a Kırşehir’de direnişi sonucunda öldürülmesi üzerine eşi, yakınları ve yandaşları olan Ahiler Sulucakarahöyük’e göçer ve Hacı Bektaş’ın yanında korunurlar.Baba İshak olaylarının kılıç artıklarının Hacı Bektaş’ın yanında toplanmalarından çekinm, olacaklar ki, cezalandırma yoluna gidilmeyecek, ama sürekli göz altında tutulacaktır. Ahiler de onun gücüne güç katacaklardır. Bu gelişmeleri gözönüne alırsak, Hacı Bektaş Ahi Evren’in öldürülüş tarihi olan 1261(1 Nisan)’den önce Sulucakarahöyük’e yerleşmiş, bu tarihte artık burada bir güçtür.

    5) Hacı Bektaş Hayatta İken Ünlü Değil miydi? :

    Hacı Bektaş, döneminde ünlüdür. Mevlana, Baba İlyas ve Ahi Evren’le çağdaştır. Kaynaklar bu dönemin ünlülerinin ilişkilerini mistik bir dille anlatırlar. Düşünce üretmişler, yolaklar kurmuşlar, toplumu örgütleme çalışmaları yapmışlar, siyasal olaylara katılmış ve yönetmişlerdir. Dönemin yazarlarından Ahmet Eflâki, Elvan Çelebi, Vasiti Hacı Bektaş’a yer verirler. Bunlardan Vasiti, Iraklı’dır ve Hacı Bektaş hakkında bilgisi vardır, ona ilşkin bilgi verir. 1502’de tarihini yazan Aşıkpaşaoğlu onun hakkında sağlıklı bilgilere sahiptir. Ünü sürdüğünden sonraki yıllarda hakkında “Vilâyetname” düzenlenir. Adına tarikat kurulur. Toplumun büyük bir kesimi ona bağlı olduğunu ve onun izinden yürüdüklerini açıklarlar. Devlet, kurduğu bir askeri ocağını (Yeniçerilik) ona bağlar. Mevlevi inançlı Eflâki gibi yazarların onu kendi tarikat önderleriyle kıyasla*****, küçük düşürücü öyküler anlatmaları dönemin mezhep ve tarikat bağnazlığından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Anadolu’ya ilk “Ehlibeyt sevgisini” ve “tevella- teberra” inancını getiren odur. Sulucakarahöyük’ü Babai kalıntılarına, Kalenderiler’e, Haydariler’e ve diğer heterodoks çevrelere merkez etmiş, bu kesimlere kucak açmıştır. Anadolu’da bir Alevi derneşmesi sağlamıştır. Geniş bir halife topluluğu vardır. Alevi- Bektaşilik’le ilgili belge ve kaynakların yokedildiği tarihsel bir gerçektir. Bu da Hacı Bektaş’ın ününün örtülü kalmasına yol açmış, yolağın yayılmasını engellemiştir.

    6) Hacı Bektaş Babai Ayaklanmasına Katılmış mıdır?

    Aşıkpaşaoğlu bu konuda şunu yazıyor: “Hacı Bektaş, Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadolu’ya gelmeye heves ettiler. Önce doğru Sivas’a geldiler. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler.(…)Bu Hacı Bektaş, kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler.”

    Aşıkpaşaşaoğlu’nun anlatımında Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’ın doğrudan müridi olduğu anlamı çıkmıyor. Y. N. Öztürk’ün bu sıcak ilişkiyi “Horasan hemşeriliği”ne bağlaması gözardı edilemeyecek bir görüştür. Zaten Aşıkpaşaoğlu’nun Baba İlyas’ın halifelerini sayerken, bunlar arasında Hacı Bektaş’a yer vermeyişi de bu açıdan anlamlıdır.

    Mevlevi Ahmet Eflâki, Hacı Bektaş’ı her yerde Mevlana’ya göre küçümserken bu konudaki tutumunu yüceltir. Eğer Hacı Bektaş olaya katılmış olsaydı, durumu ideolojik değerlendiren Eflâki, mutlaka Hacı Bektş’ı bu tutumundan da ötürü yerer ve kınardı. Şunu yazıyor:

    “Hacı Bektaş- ı Veli, Baba Resul’ün has halifeleriden idi. Baba Resul Rum ülkesinde(Anadolu’da) ortaya çıkmıştı. Bir topluluk ona(Baba Resul’a) Baba Resu’llâh diyordu. Hacı Bektaş’ın marifetle dolu aydın bir kalbi vardı. Onun yoluna uymadı”.

    Elvan Çelebi de Hacı Bektaş’ın ayaklanmaya katılmadığını söyler. “Sultan tacı”nı istemeyerek Babai liderlerini izlemediğini belirtir. Şunları söylüyor:

    Hacı Bektaş şol sebepten hiç

    Göze almadı tacı sultanı

    Ulu işigine gelür ü gider

    Can- ile seyr ider bu canânı

    Böyle anladı bildi buldı bular

    Bu nihâdı bu yol u erkânı

    Babai ayaklanmasının başlatılması konusunda Baba İlyas’la müridi Baba İshak arasında çelişki vardır. Baba İlyas’ın ayaklanmayı zamansız bulmasına ve başlatılmasının geciktirilmesini düşünmesine karşın, Baba İshak - tıpkı Şeyh Bedreddin olayında olduğu gibi- şeyhinin onayını almadan başlatır. Bu nedenle ileri gelir halifelerin çoğu olaya katılmaz. Zaten Baba İlyas da bir oldu- bitti karşısında bırakılmıştır. Elvan Çelebi’yle birlikte çağdaş kaynakların çoğu Baba İlyas’ı değil, yalnızca Baba İshak’ı suçlarlar. Bu durum, bu konudaki kanımızı güçlendirmektedir.

    Hacı Bektaş ayaklanmaya katılmamıştır. Eğer katılmış olsaydı, Babai kılıç artıklarının oun yanına toplanmalarında devlet kuşkulanır, bu tür bir oluşuma izin vermez, dahası Hacı Bektaş cezalandırılırdı. Bunlar olmadığına göre Selçuklu Devleti’nin Hacı Bektaş’tan kuşkusu yoktur. Bu da Hacı Bektaş’ın o güne kadar devlet nezdinde kötü ve kuşku yaratıcı bir izlenim bırakmadığını gösterir. Görüldüğü kadarıyla Hacı Bektaş bu dönemler “taç peşinde” değildir, yani yönetim düşünmemektedir.

    Hacı Bektaş Anadolu’da olmasına karşın, Baba İlyas’ın başında düşündüğü gibi düşünmüş ve o doğrultuda kararlı davranmıştır. Doğru bildiğini yapmıştır. Olayı zamansız bulmuş, tutumuyla daha fazla Türkmen kırımını önlemeye çalışmıştır. Yoksa Marksist ve sol çevrelerin onun kişiliğinde görmeye çalıştıkları doğrultuda; ne olaya katılmış, ne de önderlik etmiştir.Olmasını istediğimiz şeyleri, olmuş gibi göstermek tarihçilikle bağdaşmaz. Tarihçilik, olan şeyi olduğu gibi yansıtmaktır. Sonradan Alevi ve Türkmenler Hacı Bektaş’ın çevresine toplanmışlardır. Bu durum Anadolu’da bir Alevi derneşmesi yaratmıştır. Hacı Bektaş, Baba İlyas’ın eylemini düşünce yoluyla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Geçmişten ve yakın dönemde yaşanılandan alınan dersle eyleme çekidüzen verilmiştir. Bunlar Hacı Bektaş yoluyla olmuştur. Hacı Bektaş’ın çeşitli kitlelere önderliği bu aşamadan sonra başlar. Olaylar bu doğrultuda gelişir.

    Hacı Bektaş Evli mi, Bekar mı idi? (Mücerredlik

    Sorunu) :

    Hacı Bektaş’ın evliliği/ bekarlığı genellikle Çelebiler’le Babaganlar arasında sorun olmuş, olayın büyütülmesi buradan doğmuştur. Çelebileri Alevi- Bektaşi dünyasında tek otorite görmek istemeyen Anadolu’daki Alevi Ocakları da Hacı Bektaş’ın evlenmediği ve soy bırakmadığı savını kendi meşruluklarına uygun görmüş ve bu konuda Babagan Kolu’nun savını desteklemişlerdir. Görüldüğü kadarıyla olayın bir meşruluk ve temsilcilik boyutu vardır. Tartışmalı bir süreç geçirmesi bu kaygıdan kaynaklanmaktadır. Bizim bu yanlardan herhangi biriyle doğrudan bağımız olmadığına, olayın salt araştırıcısı olduğumuza, siyasal bir kaygı da taşımadığımıza göre, daha sağlıklı kararlar verebilecek konumda sayılırız.

    Hacı Bektaş’ın Kalanderi/ Haydari kökenli olduğu, bu dervişlerin de bekar/ mücerred oldukları doğrudur. Hacı Bektaş da bu döneminde Kalenderi erkânına göre giyinir, traşını ona göre yapar ve evlenmez. Fakat Sulucakarahöyük’teki konumu farklıdır. Yerleşmiştir. Artık Ortadoğu’yu dolaşan bir Kalenderi dervişi değildir. Birçok Alevi ve heterodoks gruplar ona bağlanmışlardır. “Serçeşme” konumuna geçmiştir. Artık eski bir Kalenderi/ Haydari dervişi değil, bir sistem adamıdır. Bu toplulukları yönlendirmek ve yönetmektedir. Eski konumuna göre çok farklı olmak zorundadır. Bu kez konumu böyle gerektirmektedir. Bu dönem Bektaşilik töreleri tam oluşmamasına karşın, halifelerine sofra, çerağ, alem, seccade verir ama, nasip verme töreninin herhangi bir özelliğine ve “mücerredliğe rastlanmaz”. Hacı Bektaş’ın da bu döneminde evlenmesi mantıksaldır. Yerleşik bir yaşama geçmiş, sistem adamı olmuş biri için evlilik kaçınılmazdır.

    Alevi- Bektaşilik’te bekarlık değil, evlilik özendirilir. Evlilik, erdemli olmanın bir parçasıdır. Erdemli olmaya gidiş yolunun önemli bir basamağıdır. Müsahip olmada, Ceme girebilmede evlilik zorunluluğu vardır. “Buyruk”, evlenmemiş kimselerin “dini, imanını, müslümanlığını tam görmez”. Babagan Kolu Bektaşileri evlidir. Bu kolun postnişinlerinin bile çoğu evlidir. B. Noyan’ın belirttiği gibi ilk postnişin ve halifeler tümüyle evlidir. Sersem Ali Dedebaba’dan sonra mücerred Dedebabalar gelmişlerdir. Ali Naci Baykal Dedebaba’yla birlikte Dedebabalık yeniden evlilerin eline geçmiştir.Bildiğim kadarıyla günümüzün Dedebabası Bedri Noyan ve halifelerinin tümü evli ve çocuk sahipleridirler.

    Manicilik’le ortaya çıkan, Hıristiyanlık’ta keşişlik biçiminde kurumlaşan mücerredlik Anadolu Bektaşiliği’nde pek yüz bulmamıştır. Hıristiyan dünyasının içinde olan Balkan Bektaşileri, özellikle Arnavut Bektaşi dervişleri mücerredliğe eğilim duymuşlardır. Balkan Bektaşi dergâh kurucularından Otman Baba, Demir Baba ve Musa Baba hiç evlenmemişlerdir, yani mücerreddirler. Zaten ilk dönem Bektaşiliğinde mücerredlik kurumu ve mücerred olan yoktur. Mücerredlik bu yolağa (tarikata) 1551- 52’li yıllarda, yani Balım Sultan’la girdiği sanılmasına karşın, ondan da sonra girmiştir.

    Hacı Bektaş’ın mücerred olması için ideolojisi açısından bir neden yoktur. İzinde olduğu insanlar hep evlidir. Hz. Muhammed, Hz. Ali, Oniki İmamlar hepsi evlidir ve çocukları vardır.

    Yetersiz ve pek açıklayıcı da olmasa, Hacı Bektaş’ın evli oluşu ve soyunun sürüşüne ilişkin belgeler vardır. Aşıkpaşaoğlu’nda şöyle bir kayıta rastlanır. “Ya bu Hacı Bektaşoğlu Mahmut Çelebi ki o Resul Çelebi’nin oğludur. Onun müritlerinden ve ilim ehlinden kimse var mıdır? Cevap: Vardır”.Bu, Hacı Bektaş’ın evlendiğinin ve soyunun sürdüğünün kanıtıdır.

    Tarihçi M. Ali “Künhü’l- Ahbar”da(V. cildde) 1596- 97 yılında Hacıbektaş’a gittiğini, Balım Sultan’ın oğlu İskender Çelebi (İskender Mürsel) ile görüştüğünü ve Hacı Bektaş’ın soyundan gelenlerin adlarını öğrendiğini yazmaktadır.

    Tarihçi Peçevi İbrahim Efendi(öl. 1650) Hacı Bektaş’ın torunlarından Kalender Çelebi’nin ayaklanmasına(1526- 27 yılları) yer verirken, Kalender Çelebi’nin Hacı Bektaş’ın soyundan, torunlarından olduğuna değinir. Ona göre; “Kalender, Hacı Bektaş- ı Veli’nin torunlarındandır. Yani Hacı Bektaş- ı Veli’nin Kadıncık Ana’dan burnu kanı damlasıyla doğma öz oğlu olan Habib Efendi’nin soyundan gelmedir”.

    Şemseddin Sami, ünlü “Kamus- ül- Alam”(Kadıncık maddasi)ında, Ahmet Rıfat’sa “Mirat- ül Makasit”inde(1871), Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana’yla evli olduğunu, çocukları yoluyla soylarının sürdüğünü yazarlar.

    Çeşitli nedenlerle verilen padişah fermanlarında, vakıf kayıtlarında, mahkeme sicillerinde Çelebiler için “ Hacı Bektaş evladından” deyimi kullanılır. Padişah III. Mustafa’nın 1764(1177 H.) tarihli fermanında; Hacı Bektaş’ın torunlarının Mürselli ve Hüdadatlı olarak iki kesim oluşturduğunu, mürşitliğin Mürselilere ait olduğu belirtir. II. Mahmut’un da bu doğrultuda fermanları vardır. Başvuruları değerlendirerek; “Çelebiler’in Hacı Bektaş’ın torunları olduklarını”, Bektaşi dergah ve zaviyelerinin başına, “Hacı Bektaş’ın torunlarından olan kişilerin postnişin olarak atanmasını” buyurur. 1824’deki bir fermanı bunun en açık kanıtıdır.

    Vakıf kayıtları ve mahkeme sicillerinde de Hacı Bektaş dergahına vakfedilen emlak ve arazilerden sağlanan gelirlerden “Hacı Bektaş evladı olan Çelebiler’e” pay ayrılır.

    Bu belgeler Hacı Bektaş’ın evlendiği, çocuk sahibi olduğu ve Çelebiler’in onun soyu olduğununun kanıtlarıdır.

    Kaynaklarda karşımıza Hacı Bektaş’ın eşi veya manevi kızı konumunda birden çok ad çıkmaktadır. Karışıklığın birinci nedeni budur. Kadıncık Ana, Kutlu Melek, Fatıma Hatun, Fatma Nuriye… hemen hemen aynı insanın adları olarak geçerler. Fakat başka başka insanlar da olmaları olası. Son yıllarda Doç. Mikail Bayram olaya yeni bir boyut kazandırmıştır. “Menakib- i Evhadü’d- din- i Kirmâni”ye dayanarak, Fatma Hatun’un Kirmani’nin kızı ve Ahi Evren’in ise eşi olduğunu saptar. Yani Ahi Evren şeyhinin kızıyla evlenmiştir. Ahi Evren’in 1261’de Moğollar’ca öldürülmesi üzerine Fatma Hatun eşinin dost çevresi olan Sulucakarahöyük’e göçer. Bektaşiler arasında “Kadıncık Ana” olarak bilinen bu Fatma Hatun’dur. Doğallıkla burada Hacı Bektaş’la bir evlilik yaptığı düşüncesi ortaya çıkmaktadır.

    Her ne kadar kesin yargıya varmakta zorluk çekiliyorsa da, Hacı Bektaş klasik derviş tanımlamasının dışında bir nitelik sergilemektedir. Yaşam dolu biridir. Çalışıp üretmektedir. Topluluğuyla birlikte işin, üretimin ve yaşamın doğrudan içindedir. Toplumdan kaçan, bir yalnızlık, bir inziva adamı değildir. İşle ibadeti birbirinden ayıracak ölçüde çağın ve derviş anlayışının önündedir. Bekarlık değil, evlilik onun yaşantısına uymakta ve yakışmaktadır. Büyük bir olasalıkla İdris Hoca’nın kızı Fatma Nuriye’yle evlenmiştir. Alevi- Bektaşi geleneğinde dedelerin eşleri “Ana” olarak adlandırılır. Hacı Bektaş’ın eşinin de “Kadıncık Ana” lakabıyla adlandırılması anlayış açısından doğaldır. Bu evlilikten Seyyid Ali Sultan(=Timurtaş) veya bir başkası doğmuş ve soyu bu çocuğuyla sürmüştür. Bu soyun bugünkü temsilcileri “Çelebiler”dir. “Burun kanından doğma” anlatımı yalnızca bir söylencedir. Hiçbir bilimsel değer taşımaz. Hacı Bektaş’a olağanüstülük yükleyebilme amacıyla doğmuş olmalıdır. Bu tür birçok derviş ve evliya söylenceleri insanın hayal, sevgi ve bağlılık dünyasının ürünleridir.

    8) Hacı Bektaş Alevi’dir:

    Biz Hacı Bektaş’ın Alevi- Şii olduğu görüşünde ve kanısındayız. Onunla ilgili belgeler bizi bu kanıya götürmektedir. Kanaatımızı oluşturan verileri iki grupta toplayabiliriz.

    Hacı Bektaş’ın Yapıtlarındaki Veriler: Hacı Bektaş kitaplarını Alevilik dokusu üzerinde yazmıştır. Kimi pasajlarında bunu rahatlıkla duyumsatır. Şu pasajlarında Aleviliğin temel dünya anlayışına, Alevilik düşüncesine, görüşüne, ilkelerine ve Aleviliğin temel felsefesi olan tasavvufa temellik edecek düşünce izlerine rastlamak olasıdır. Bu düşünce izlerine Alevi- Bektaşiler’in günlük yaşamına girmiş olan “Buyruk”ta ve Alevi toplumunun “sohbet”lerinde bugün de rastlanır.

    Makalat”a göre;

    “Müminlerin amacı Çalap Tanrı’yı bulmaktır. Kendilerini O’na adamaktır. (O’nunla) bir olmaktır.(…)Muhiplere sorsalar, Tanrı’yı nice bildiniz? Muhipler cevap vereler, ke



  2. #2
    baya bi emek harcamışın emeğine sağlık

  3. #3
    ellerine sağlık çok güzel bir yazı :-? :-? :-? :-?

  4. #4
    EMEĞİNE SAĞLIK CAN ÇOK GÜZEL BİR ÇALIŞMA :-? :-? :-? :-?

  5. #5
    emeğinize yüreğinize sağlık can güzel bir çalışma olmuş :-? :-?

  6. #6
    GüzeL EmeGiniZe SaGLık


Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Hacı Bektaş Veli...
    By seyduna_34 in forum Pir Hacı Bektaş Veli
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 04-06-2009, 18:14
  2. Hünkâr Hacı Bektaş Veli
    By nafizyilmaz in forum Pir Hacı Bektaş Veli
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 12-14-2008, 17:15
  3. Hacı Bektaş-ı Veli
    By sakine zeynep in forum Alevi Şiirleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 02-06-2008, 19:23
  4. Hacı Bektaş Veli'nin Çağdaşları
    By ersan-tan in forum Pir Hacı Bektaş Veli
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 08-05-2007, 22:21
  5. Hünkar Hacı Bektaş Veli
    By ahtapot in forum Pir Hacı Bektaş Veli
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 05-06-2007, 12:32

Bu Konudaki Etiketler

Telif Hakları vBulletin v4.1.8 © 2000-2011, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
Sorularınız, önerileriniz ve şikayetleriniz için webmas52@gmail.com adresine mail atınız.

alevi arkadaşlık

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82