“Burası İstanbul değil Hanım. Kasaba eşrafının çocuklarına laf söylemek kimin haddine?” İkinci öğretmen Hatice’nin dile getirdiği dallı budaklı sorun, değil Aliye’yi kitabın (1923/26) (Özgür Yayınları’ndaki dördüncü baskı–1999) milletvekilliği yapmış yazarı Halide Edib Adıvar’ı bile aşıyor.
kahpeye - hale soygazi & tugay Toksöz">www.vbulletin-turko.com - Vurun Kahpeye - Hale Soygazi & Tugay Toksöz
Haydarpaşa’dan kalkan tren ‘muallime Aliye’yi Anadolu’daki ‘toprağınız toprağım, eviniz evim’ kasabasına getirir (çekimler Kula’da yapılmış). Kafkaslarda şehit düşmüş bir asker kızı. Annesini de küçük yaşta veremden kaybetmiş. “Çocukluğum Kız Öğretmen Okulu’nun tahta sıraları arasında geçti.” Bu kadarı bile o yılların yetimi için ulaşılması güç bir şey. ‘Sevmek ihtiyacını’ Başhademe Güllü Kadın’ın kedisine verir. “Diplomamı alır almaz memleketimin herhangi bir köşesine gitmeyi..İstanbul’da kalmaya tercih ettim.” ‘Bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacak’.
Filmde Aliye daha şanslı. Hiç olmazsa Maarif Müdürü, romandaki ‘ırz düşmanı müdürden’ (sf. 6) farklı olarak iyi biri. Onu, Ömer Efendilerinin yanına yerleştirir. Kitaptaki ise, genç kızı neredeyse odasında elde edecek. Zaten karısı da öğretmenleri ‘hoca parçası’ ve kocasının halayıkları olarak görüyor (sf. 11).
Ömer Efendi ve karısı Gülsüm Ana (romanda Hala) Aliye için bir can simidi gibi. Genç öğretmeni ‘kıymetli ve rahmetli’ kızları Emine’nin yerine koyarlar. O da kendisini ‘bir ana babaya kavuşmuş gibi hissediyor’. Emine sağ olsa, Aliye belki de ‘önceki muallimeler gibi’ Maarif Müdürünün elinde oyuncak olacaktı.
Ömer Efendi “Mektep işi biraz zordur bizim buralarda” demişti. Eşraf çocuklarının cebinde ‘birer tabaka tütün’ Hatice Hanım’la karşılıklı sigara içiyorlar. İlçenin varsıllarından Kantarcı Uzun Hüseyin’in yeğeni (romanda oğlu) Sabri’yi uslanması için eve gönderince eşrafın nasıl bir şey olduğunu anlar. Hüseyin, gördükçe bıyık burduğu güzel muallimeye haddini bildirmek için sınıfa dalıyor. “Ne hakla bir eşraf çocuğuna..” diye başlayan konuşması Aliye’den gerekli yanıtı alır. ‘Ne gözyaşı ne korku’.
Kuvayı Milliye için kasaba ikiye bölünmüş. Denizli Müftüsü’yle Şeyhülislam’ın fetvaları bile farklı farklı. Hacı Fettah “Kanları, kâfir kanı gibi helaldir” diyor. Ömer Efendi’ye de düşman. Bağının bir kısmını tırtıklamış. Düşman kasabaya bir gelse, ne yapıp edip kalan kısmını da alacak. Aliye’ye günden güne artan kinini anlamak çok zor.
Tahsin (adı 1949’da Tosun, 1964’da Fuat’tı). Düşman İzmir’e girince 60 (romanda 50) Karadenizli hemşerisiyle dağa çıkmış bir yüzbaşı. Cepheden cepheye koşmaktan değil evlenmek ‘hemen hemen hiçbir kadınla temas etmemişti’ (sf. 27). Gönlünde memleket aşkından başka bir aşk yok. Ama Aliye’nin menekşe gözleriyle karşılaşınca kasaba meydanının alelade tozu bile ‘altın tozu gibi görünür’.
Hacı Fettah (Kuvayı Milliye’ye kızgınlığı ve Ömer’in bağı için) ile Uzun Hüseyin (Aliye’yi elde edeceğini zannederek) şehitler için mevlit okunduğu gece düşmanı kasabaya getiriyorlar. Kumandan Binbaşı Damyanos (filmde ‘çorbacı’ olarak anılıyor) öğretmene tutulur. Sonradan Tahsin’in cephaneliği havaya uçurmasında bu tutku işe yarayacaktır.
Damyanos’un varlığı Aliye için tehdit olduğu kadar, aslında bir korumaymış da. O gidince Hacı Fettah ve Hüseyin’in kışkırtmasıyla; “Vurun Kahpeye.” Sürüklenerek Kasaba Meydanına götürülür. “Her adım bir saatten fazla gibi, her nefes alış sonsuzluk kadar uzun.” Onların acelesini bir yere kadar anlayabiliyoruz ama Yazar neden yeni kurulacak Cumhuriyet’i simgeleyen öğretmene biraz daha zaman tanımadı. Hacı Fettah, defalarca tekrarladığı sözlerle amacına zaten ulaşmıştı.

‘Köçekçe Süiti’nin (1943) (Ulvi Cemal Erkin) fon müziği olarak kullanıldığı filmde söylenenler silah üreticileri açısından savaşların neden bitmemesi gerektiğini açıklıyor.
Tahsin; “(Abdurrahman Palay’ın sesi ile) ..Yalnız şu gerçeği de kabul etmek lazımdır ki Aliye Hanım, sadece heyecan ve iman, savaş kazanmaya yetmez. Silah ve cephane de gerek. Bunlar da ancak parayla olur.”
(Yazan: Murat Çelenligil)