alevi arkadaş
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 ve 8
Ağaç Şeklinde Aç1Beğeni
  • 1 gönderen kigi12

Konu: ALEVİLER VE ALEVİLİK

  1. #1

    Standart ALEVİLER VE ALEVİLİK


    Alevi inanç gerçekliği ve namaz
    www.vbulletin-turko.com - ALEVİLER VE ALEVİLİK
    Aleviler ve namaz konusunu bir kaç boyutuyla ele almak gerekiyor. Çünkü Alevilerin sürekli olarak maruz kaldığı soruların başında “neden namaz kılınmıyor” sorusu geliyor. Hem neden namaz kılınmadığını –basta inançsal boyut olmak üzere- açıklamak gerekiyor hem de böylesi bir soru sorma hakkının nerden doğduğunu irdeleyip netleştirmek durumundayız.
    Her Alevi mutlaka ömrünün birden fazla döneminde “siz Aleviler neden namaz kılmıyor, camiye gitmiyorsunuz?” sorusuyla karşılaşmıştır. Aslında anında tür kişilere verilmesi gereken cevap tereddütsüz “siz Sünniler neden cem evine gelip cem ibadeti etmiyorsunuz?” karşı sorusu olmalıdır. Ancak ne var ki asırların getirdiği iktidar özgüveni ile Sünni inançlı kişi istifini hiç bozmadan Alevilere yönelik iğrenç iftiraları “soru” biçiminde dile getirerek devam eder. Ne yazık ki asırlardır baskı altında yasayan Alevi sinmiş bir şekilde, soruyu iade etmek ve gereken reaksiyonu göstermek yerine susar veya anlamsız cevaplarla geçiştirmeye çalışır.
    “Siz Aleviler neden camiye gidip namaz kılmıyorsunuz?” sorusu öyle masum bir soru değildir.
    Alevi inançlı kişi çıkıp diyemiyor ki, “size ne bundan. İnancımı sorgulama hakkini nerden aldınız? Siz kim oluyorsunuz ve ne hakla benim inancımı sorguluyorsunuz? Ben sizin inancınızı sorguluyor muyum? Ben sizin inancınız sorgulamıyorum ama siz ısrarla benim inancımı sorguluyor, aşağılıyor, alay ediyor, fırsatını buldu mu da fetva verip katlediyorsunuz. Ne sizin ne de başka kimsenin benim ibadet seklini, tarzını, biçimini, içeriğini sorgulama hakki yoktur”. Ancak bu tür cevaplar verilmiyor. Asırlardır baskı altında olan ve günümüzde de baskıyı yasayan bir toplumun fertleri kolay kolay bu tür cevaplar vermiyor. Ama biliniyor ki bu hep böyle gitmez. Biz Aleviler de günün birinde iki kelime Arapçayla kendisini imanlı geri kalanları kâfir sanan yobazlara gereken cevapları vereceğiz. Kimse bu “cevap vereceğiz” söyleminden şiddeti anlamasın. Bizler kimden ve nerden gelirse gelsin her tür şiddetin, baskının karsısındayız. Bütün tahriklere rağmen, baskılara rağmen karşısında olmaya da devam edeceğiz. Ancak bizlere soru sorunlarda cevap vermek bizlerin hakki olsa gerek. Kimseyle kavga edelim gibi bir düşüncemiz yok. Asırlardır kavgalardan, baskılardan çok çektik. Kavgaların, şiddetin olmadığı bir dünya özlemi içerisindeyiz. Artık acısız ve kavgasız yasamak istiyoruz. Aleviliğimizin kabul gördüğü eşit ve özgür bir şekilde, Alevi olmanın aşağılanmak olmadığı, farklılığın zenginlik olarak görüldüğü, Aleviliğimize saygı duyulduğu bir dünyada yasamak istiyoruz. İstediklerimiz çok şeyler değil. İstemlerimiz en insani istemler. Nasıl ki bizler başka inançtan insanlara saygı duyuyorsak başka inançtan insanlarda inancımız olan Aleviliğe saygı duymak zorundalar. Ne yazık ki Aleviliğimize saygı duyulacak yerde küfür ediliyor. En basitinde inancımız Alevi olmayanlar tarafından sorgulanıyor ve onlara göre bir tanımla tanımlanmaya çalışılıyor. Biz diyoruz ki “biz Aleviyiz ve Alevilik böyledir” onlar ısrarla diyor ki; “ hayır siz başkasınız”. Alevi olmayan birileri diyor ki “Alevilik bir tarikattır ve Aleviler camiye gidip namaz kilsin”. Her halde böylesi bir durum başka bir yerde yok. Biz Aleviler kendimizi nasıl tanımlıyorsak başkaları da bizleri bu tanımla kabul etmek zorundalar. Ne yazık ki Aleviliğimize saygı duyulmuyor, Alevi inanç gerçekliğimiz kabul edilmiyor. Israrla bizler Sünnilik dayatılıyor. Aleviliğimiz aşağılanıyor. Asırlardır birikmiş olan önyargılar “sende mum söndü yaptın mı” gibi ahlak dişi sorular sorularak onurumuz rencide ediliyor. Bu anlamda onuru rencide edilmeyen Alevi yoktur. Lütfen kimse bu belirtilenleri ajitasyon, propaganda olarak algılamasın. Bazı aydın geçinen kişilerin bile beyinlerinin arka planında “mum söndü” olayı vardır. Peki, ne yapacağız? Anlaşılıyor ki daha çok bu tür aşağılık iftiralarla karşı karşıya kalacağız, daha çok ibadet anlayışımız sorgulanacak. Her şeyden önce doğrularımızı ısrarla savunacağız. Doğrularımızı birilerinin hoşuna gidecek şekilde yansıtmayacağız. İnancımızın özü neyse onu olduğu gibi yansıtacağız. Ne eksik ne fazla doğrularımızı olduğu gibi savunacağız. İbadet anlayışımızı ve namaza bakışımızı olduğu gibi anlatıp savunacağız, savunmalıyız.
    Namaz bir ibadet biçimidir. Sünni anlayışın mutlaklaştırdığı bir ibadet biçimi, Biz aleviler namaz kılmayız. Elbette isteyen kılar, isteyen kılmaz. Bu, yalnız o kişinin bileceği bir istir. Başka kimseyi ilgilendirmeyen bir durumdur. Ancak bizlerin bu yaklaşımı karşısında ayni saygıyı görmüyor. Biz aleviler sürekli “neden camiye gidip namaz kılmıyorsunuz?” sorusuyla adeta adeta taciz ediliyoruz. Çünkü bu soruyu soran kişiler Müslümanlığı, İslam dinini namaz ve benzer biçimsel ibadetlere indirgiyorlar. Onlara göre her Müslüman kendileri gibi ibadet etmelidir. Eğer kendileri gibi ibadet etmiyorsa Müslüman değildir. Madem aleviler Müslümanim diyor o halde camiye gidip namaz kılmalıdırlar. Bunu yapmıyorlarsa, yani camiye gidip namaz kılmıyorlarsa Aleviler dinsizdir! Nitekim tarihte verilen fetvalar Alevilerin dinsiz olduğu ve katledilmelerinin vacip olduğu seklindedir. Ayni zihniyet devam ediyor. Zaman değişmiş olsa da, coğrafyalar farklıda olsa, teknolojide gelişmiş olsa bu zihniye için bir şey fark etmiyor. Alevilik kabul edilmiyor. Alevinin farklı olduğu ve bunun bir zenginlik olduğu görmezlikten gelinip, illa Alevilere kendi inanç anlayışı dayatılıyor. Biz aleviler bu dayatmaları tarihte olduğu gibi günümüzde de ne pahasına olursa olsun kabul etmeyeceğiz. Kabul etmeyeceğimizi ısrarla, tekrar tekrar söyleyeceğiz.
    Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi namaz biz Alevilere göre biçimsel bir ibadet seklidir. Biz Alevilerin temel inanışı ibadeti biçimsel olmaktan çok öz´e bağlı kalarak yerine getirmektir.
    Bilindiği gibi namaz Farsça bir kelimdir. Namaz kelimesin Kuran´da ki karşılığı salat´tir. Salat ise dua, tanrıyı içten anıp selamlama anlamına geliyor. Allah´i içten anıp selamlamanın, duanın ise biçimi, sekli yoktur. Dua, insanin Yaratıcı ile beraberliğidir. Bunun için belli bir saat, mekan, kural yoktur. İnsan istediği vakit, istediği dilde, istediği şekilde dua edebilir, Yüce Yaratıcısına şükür edebilir. Yüce yaratıcıyı anmak, Yaratıcıyla dolu olmak, bir araya gelmek için belli bir zaman dilimi yoktur. Bu her an olmalıdır ve her anda mümkündür. İbadeti belirli zamanlarla sınırlayan kendisini biçimsel kurallar ve şekillerden arındırmamış demektir. Böylesi şekilsel bir kuşatma ise yaşamın gayesine ters bir durumdur.
    Bazıları ibadeti biçimsel kurallarla sinirliyor. Çokça tekrarlamak durumunda kaldığımız gibi biz Alevilerde ise ibadeti kalıplaştırmak yoktur. elbette ibadette belirli kurallar olması gerekiyor. Özellikle toplumsal olarak yerine getirilen ibadetin kuralları vardır. Ancak inancın temelidir gibi bazı yanlış uygulamalarla sırf ibadet olsun diye ibadet, ibadetin gayesini yok saymak demektir. Biz Alevilere dayatılanda budur. Deniliyor ki; “aleviler illa camiye gidin, namaz kilin”. Amaç burada ibadet ise aleviler zaten toplumsal olarak cemde ibadetlerini yerine getiriyorlar. Aleviler kimseye, “cemevine gelip cem ederek ibadet edin” gibi bir dayatmanın sahipleri değiller. Aleviler “herkesin inancı kendisine” ilkesi ile hareket ederken başkaları ısrarla Alevilere dayatmalarda bulunuyor. Hem de inançsal anlamda temeli olmayan gerekçelerle.
    Amacımız burada Alevilerle Sünniler arasındaki inanç farklılığını bütün boyutlarıyla tartışmak değildir. Amacımız ısrarla Alevilere dayatılan “günde beş (5) kez namaz kilin böylece iyi bir Müslüman olursunuz” gibi inancı biçimsel kurallara indirgeyen, hatta neredeyse bunu inancın özü sayan mantığın yanlış olduğunu belirtmektir. Namaz, neredeyse birileri tarafından inancın asil gayesi haline getirilmiştir. “günde beş vakit namaz kılan kişi iyi bir insandır ve yaşamı anlamına uygun yasayan kişidir, kılmayan ise münafık, kafir kişidir” gibi bir anlayış ortaya çıkmıştır. Aleviler asırlardır bunun inancın özüne ters bir tutum olduğunu belirtmişlerse de, siyasi anlamda iktidarda olmadıklarından dolayı seslerini kimseye duyuramamışlardır. İnancın asil özünü takip edip uygulamak yerine gösteriş için yapılan fiillerle zamanını harcayanlara Maun suresinde söyle ikaz edilmektedir: “Dini yalanlayan gördün mü? İste yetimi itip-kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. İste namaz kılanların vay haline, ki onlar namazlarında yanılgıdadırlar, onlar gösteriş yapmaktadırlar, ve ufacık bir yardımı da engellemektedirler”. Biz Alevilerce anlaşılması gereken en önemli nokta burasıdır.
    Konun daha iyi anlaşılması ve doğrularımızın bilince çıkarılması için bazı tekrarları yapmak durumunda kalıyoruz. Konuya hakim olanların anlayışına sığınıyoruz.
    Önceki satırlarda da belirtmeye çalıştığımız gibi namaz Farsça bir kelimedir. Kuran da ki karşılığı Salat´ir. Salat´in anlamı ise Allah´i içten anıp selamlama ve duadır. Bu gün egemen Sünni anlayışın günde beş vakit kıldığı ve Alevilere dayattığı ve neredeyse dinin temeli saydığı namaz ibadetinin Kuran da beş vakit olduğu yönünde acık bir beyan yoktur. Maden namaz inancın özü sayılacak kadar önemli bir ibadet neden Yüce Yaratıcı bu konuda acık ve kesin hükümler ortaya koymasın?
    Aleviler namazı ret etmiyor. Nitekim cem ibadetinde halka namazı sekilinde ibadetlerini yerine getiriyorlar. Ancak bu namaz hiç bir şekilde egemen Sünni anlayışın namazıyla benzer değildir. Bazıları çıkıp diyebilir ki: “su kadar milyon insan namazı böyle kılıyor da siz aleviler neden farklı anlıyor ve uyguluyorsunuz?” Hemen belirtelim ki çoğunluk her zaman doğru yapıyor anlamına gelmez.
    İbadetle amaçlanan kişinin kendini yenilemesi, arındırması ve sosyal dayanışmayla kişiliğini tamamlamasıdır. Maun süresi böyle bir anlama sahip. İbadet için ibadet, gösteriş için yapılan ibadet nafile ibadetlerdir.
    Kısaca da olsa Alevilerin ibadet ve Sünni yorumlu namaza bakisini aktarmaya, Alevilere yönelik tacizlere cevap vermeye çalıştık. Şüphesiz bununla Alevilerin ibadet anlayışını bütünen yansıttığımız gibi bir iddia sahibi değiliz. Alevi ibadet anlayışını ve bütünen Aleviliği ve Alevileri anlamak isteyenler mevcut Alevi kaynaklarına bas vurabilirler.
    Hiç kimse Alevilere kendi inançlarını dayatmaya, empoze etmeye kalkışmasın. Alevilerin asırların süzgecinden geçmiş ve günümüze kadar ulaşmış değerleri ve doğruları var. Belki aleviler yaşatılan baskıların neticesinde bazı sorulara geniş açılımlar ve Aleviliğin inanç ibadet derinliğini açıklayamıyorlar. Ancak bu Aleviliğin inanç sistemindeki eksiklikler, yetersizlikler olarak algılanmaz. Alevilerin inanç sistemindeki bazı noktalar başka inançtan insanlara yetersiz, yanlış, eksik gelebilir. Bu aleviler yanlış ibadet ediyor anlamına gelmez. Alevilerin doğruları vardır. Aleviler bu doğrular ve değerleri doğrultusunda yaşamlarına anlam vermeye çalışıyorlar. Yanlış ve doğru, eksik veya fazla bu durum yalnız Alevileri ilgilendirir. Başka inançtan insanların haddine değil inançsal doğrularımızı sorgulamak. Bizler Aleviyiz! Bütün yozlara ve rağmen de Alevi kalmaya devam edeceğiz!

    KERBELA OLAYI
    Kerbela günümüzde Irak sınırları içinde yer alan* coğrafi bir bölgedir. Kerbela’yı önemli kılan Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu üçüncü İmam Hüseyin’in 680’de Emevi halifesi Muaviye oğlu Yezid’in askerleri tarafından Kerbela’da şehit edilmesidir. Bu insanlık dışı katliam tarihe "Kerbela Olayı" olarak geçmiştir.
    Kerbela olayı aradan asırlar da geçse unutulmayacak kadar derin, anlamlı, öğreticidir.
    Kerbela, iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun, lanetli ile kutsalın, karanlık ile aydınlığın hesaplaşmasıdır. İmam Hüseyin burada kutsallığı, mazlumu, aydınlığı temsil etmektedir.
    (*= İmam Hüseyin’in şehit edildiği ve Türbesinin bulunduğu kenttir.)
    KERBELA OLAYI NASIL GELİŞTİ
    Kerbela Olayı’nın kökeni Hz. Peygamberin veda hacı’na ve yazılmayan vasiyetine kadar gider. Bilindiği gibi Hz. Muhammed peygamberliğini açıkladıktan sonra İslamiyet hızla gelişti. Bu gelişme Mekkeli müşrikleri telaşlandırdı. Onlar Hz. Muhammed’e olmadık engeller çıkardılar. Hz. Muhammed bütün bu engelleri aştı. Hz. Muhammed bütün bu müşriklerin, putperestlerin çıkardığı sorunlar ve engellerle mücadelede en büyük yardımı Hz. Ali’den görüyordu. Hz. Ali Peygamberin yanında eğitim almış, İslamiyet’i ilk kabul etmiş ve ayni zamanda Peygamberin kızı Hz. Fatma ile evlenerek Peygamberin soyunun sürdürücüsü olmuştu. Hz. Ali Kuran’da geçen ve onlarca hadiste geçen Ehlibeyt’tendir. Ehlibeyt Hz. Muhammed’in ailesi demektir. Ehlibeyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır.
    Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra İslam dini gelişmeye devam etti. O kadar gelişti ki, Mekkeli putperestler bile Müslüman oldular. İşte bu putperestlerin içinde Mekke’nin en zengin kişilerinden biri olan Ebu Süfyan da vardı. Ebu Süfyan ve benzerleri İslam’a Peygambere inandıkları için Müslüman olmadılar. Onlar gelişen İslamiyet’in maddi değerlerine sahip olmak için Müslüman oluyorlardı. Hz. Muhammed bütün bunları görüyor ve ona göre de önlem alıyordu. Hz. Muhammed çok açık bir şekilde kendisinden sonra Müslümanların önderinin (Halifesinin) Hz. Ali olması gerektiğini beyan etmiştir. Ama bütün bunlar hiçe sayıldı. Hz. Muhammed’in vefatından sonra bu eskinin putperest, müşrik bezirganları bir ara geçiş dönemi hazırladılar. Bu dönemde sırasıyla Ebubekir, Ömer ve Osman halife oldular. Daha sonraki dönemde ise Hz. Ali halife oldu. Hz. Ali’nin halifeliği daha baştan engellenmiş ve onun aşağılanması, yiğitliğinin, fedakârlığının basitleştirilmesi sağlanmıştı. Hz. Ali bütün bu oyunlara karşı doğru bildiği Hak yolundan şaşmamış, dünya malına, paraya pula tamah göstermemişti. Hz. Ali kendisine yapılan onca haksızlığa karşın sabır göstermiş, İslam toplumunun içine nifak sokulmasın diye, kan dökülmesin diye insanları doğruluğa davetini sürdürmüştür. Ama ne yazık ki, Hz. Ali’nin bütün bu çabalarına karşın dünya malına tamah gösterenler, gözünü iktidar hırsı bürümüş olanlar bunu anlamıyordu. Nitekim Ebu Süfyan oğlu Muaviye yaptığı bin bir dalavere ve haksızlıkla kendisini halife ilân ediyordu. İslamiyet’i bir iktidar aracı olarak görüyordu. Muaviye Hilafeti de babadan oğula geçecek bir kurum olarak şekillendiriyordu. Muaviye dönemindeki Emevi saltanatı salt Hilafet için değil, aynı zamanda kendi iktidarlarına hizmet edecek bütün din dışı gelenekleri, töreleri, adetleri din adına kurallaştırıyor, kurumlaştırıyordu.
    Hz. Ali ve Ehlibeyt var gücüyle bütün olumsuzlukları gidermeye çalışıyor, insanları gerçeğe davete devam ediyorlardı. Ama Muaviye acımasızdı. Hz. Ali şehit ediliyor, ardından ikinci imam Hasan zehirlettirilerek şehit ediliyordu. Bu arada Muaviye ölüyor, yerine oğlu Yezid geçiyordu. Yezid kendi iktidarı için İmam Hüseyin’i tehlikeli görüyordu. Çünkü İmam Hüseyin Ehlibeyttendir. Yani Hz. Peygamberin torunu, Hz. Ali’nin oğluydu. O, doğruluğun, hakkın, adaletin, gerçeklerin yılmaz savunucusuydu.
    Bu arada Emevi saraylarında din dışı ne varsa din adına meşru gösteriliyordu. Halk isyan ediyor ama Emevilerin kurduğu askeri teşkilat halka göz açtırmıyordu. İşte Küfe halkı da baskılardan bıkmıştı. Küfeliler her gün İmam Hüseyin’e davet üstüne davet gönderip, kendisini halife olarak kabul ettiklerini belirtiyorlardı. İmam Hüseyin engin öngörüsüyle Küfelilerin ihanet edebileceklerini biliyor buna karşın kendi sorunluluğunun gereğini yerine getireceğini söylüyordu. Ve İmam Hüseyin yakın aile çevresi ile Küfe’ye varmak için yola çıkıyordu. Emevi saltanatının sürdürücüsü lanetli Yezid bu durumu haber alıyor ve önüne engeller çıkarıyor, onu öldürmek için planlar kuruyordu. Yezid ve taraftarları Küfelilerden Hz. Hüseyin taraftarlarını baskı altına aldılar. Bazılarını ise rüşvetle ve çeşitli vaatlerle İmam Hüseyin’den bağlılıklarını vazgeçirdiler. İmam Hüseyin’in ailesi yaklaşık 70 kişiden oluşuyordu. Buna karşın Yezid’in ordusu ise binlerce kişiden. Yezid’in komutanları, İmam Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini ve böylelikle onu bırakacaklarını söylediler. İmam Hüseyin asla zalime biat etmeyeceğini, boyun eğmeyeceğini ve gerekirse bunun için şehit olacağını defalarca tekrarladı.
    İmam Hüseyin dediği gibi yaptı ve Yezid’e biat etmeyerek, onurlu bir şekilde direnerek şehit düştü.
    Kerbela Olayı İslam’da safları netleştirmiştir. Zalime asla biat edilmeyeceğini göstermiştir. Alevilik inancında Kerbela Olayı büyük bir öneme haizdir. Aleviler dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adları ne olursa olsunlar, Hz. Hüseyin’e bağlıdırlar. Onun için oruç tutarlar, yas tutarlar. Onun çektiği acıları bir nebze de olsa hissetmek için çile çekerler. Aleviler sadece yas tutarak İmam Hüseyin’i anmazlar. Aynı zamanda ondan her defasından bir şeyler öğrenirler. Dünya döndükçe, insanlar varoldukça Kerbela unutulmayacak
    ALEVİ AHLÂK SİSTEMİ
    (ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OL)
    Herhalde dünyada anlamı bu kadar derin ve kapsamlı olan ama aynı zamanda sadece üç sözcük olan başka bir kavram yoktur. Bazılarının onlarca kitaba, yüz binlerce sözcüğe sığdıramadığını Alevi önderi Hacı Bektaş Veli üç sözcükle anlatmış. ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OL.
    İnsanın bu üç organı toplumu ve insanı geliştirdiği, özgürleştirdiği gibi aynı zamanda insanı ve toplumu düşkünleştirir, yozlaştırır. Ulu Hünkâr bütün bu gerçeklikten yola çıkarak Alevi inancında sağlam bir ahlâk sistemi kurmuştur. Şimdi bu ahlâk sistemini biraz daha inceleyelim:
    EL: İnsanın eli her türlü iyiliğin ve yine kötülüğün uygulayıcısıdır. İnsan eline sahip olmadı mı katil, hırsız olur. İnsan eline sahip oldu mu üretir. Üreten ve yaratan, çaba sarf eden, emek harcayan insanda güzel insandır. Güzel insanda kendisinden başla***** topluma hizmet edendir. Toplumsal huzuru, barışı sağlayandır.
    BEL: İnsan kendi hayvani cinsel güdülerine hâkim olmadı mı her türlü sapıklığı yapar. Sapıklık, toplumsal çürümeye, ahlâksızlığa götürür. Bunun zıddı olan, yani insan cinselliği olumlu anlamda bir üreme aracı olarak değerlendirdiğinde sonuç yine toplumsal ve bireysel huzur olur. Yine insan doğan çocuğuna gereken ilgiyi göstermedi mi o çocuk toplumun başına belâ olur, her türlü zararlı olaya açık olur. Demek ki; insan eline, beline hâkim olmakla salt hayvani güdülerini dizginlemiyor. Bununla beraber oluşturduğu aile sistemiyle kendisinin vesile olduğu çocuğunu da eğitiyor.
    DİL: Dil insanlar arasında iletişimi sağlayan organdır. Bir insan dilini iyilik için de kullanabilir kötülük için de. İnsan dilini yalandan, riyadan, sahtelikten korumalı ve yalana, sahteliğe alet etmemeli, yani diline sahip olmalı. Duyduğu olumsuzlukları düzeltmeli, yalandan kaçmalı, kilit vurmalı. Dilini iyi, güzel insanı ve dolayısıyla toplumu huzura kavuşturacak şekilde kullanmalı.
    Ulu Hünkâr Hacı Bektaş Veli Makalat adlı kitabında şöyle sesleniyor insanlığa: "İnsanın üç iyi dostu vardır. Öldüğünde, bunlardan biri evde, öbürü yolda kalır. Üçüncüsü ise kendisiyle birlikte gider. Evde kalan malı, yolda kalan dostlarıdır. Kendisiyle giden ise iyiliğidir."
    Bir insan Eline, Beline, Diline sahip olduğu müddetçe iyi bir insandır. Eline sahip olmakla; kendisini her türlü şiddetten, hırsızlıktan, cinayetten korumuş olur. Beline sahip olmakla; çocuğuna iyi bir baba, eşine ise iyi bir eş olur. Yoksa her türlü hayvani güdüyü tatmin etmek için ömrünü geçirir. Diline sahip olan ise kendisini her türlü yalandan, sahtelikten korumuş olur. Eğer insanlık bu ilkeleri asgari bir şekilde uygulasa her türlü yozluğun ve yobazlığın sonu gelir.
    DÖRT KAPI KIRK MAKAM
    Dört kapı kırk makam şeklinde ilkeleşen ve insanı "insanı kamil" (olgun insan) olmaya götüren ilkeleri Hünkâr Hacı Bektaşı Veli tespit etmiştir. Bu ilkeler aşama aşama olup insanı olgunluğa götürür. Ulu Hünkâr Hacı Bektaşı Veli bunları şöyle özetlemiştir: "Kul, Tanrıya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur. Bu makamların onu Şeriat içinde, onu Tarikat içinde, onu Marifet içinde ve onu da Hakikat içindedir."
    Sıradan bir insan bu dört kapı ve bu dört kapıya bağlı kırk makamdan geçerek, ruhunu ve benliğini ergin hale getirerek Kamil insan olur. Kamil insan da ilâhi sırra erişendir.

    ŞERİAT MAKAMLARI:
    1. İman etmek
    2. İlim öğrenmek
    3. İbadet etmek
    4. Haramdan uzaklaşmak
    5. Ailesine faydalı olmak
    6. Çevreye zarar vermemek
    7. Peygamberin emirlerine uymak
    8. Şefkatli olmak
    9. Temiz olmak
    10. Yaramaz işlerden sakınmak
    Şeriat kapısını ve Makamlarını şöyle özetleyebiliriz:
    Kendi öz benliğini kötülükten arıtmayan, gelişmemiş, olgunlaşmamış insanın, din kuralları ve yasalar zoruyla eğitilmesi, kişilere ve topluma zarar verecek hareketlerde bulunmasına meydan verilmemesidir.

    TARİKAT MAKAMLARI:
    1. Tövbe etmek
    2. Mürşidin öğütlerine uymak
    3. Temiz giyinmek
    4. İyilik yolunda savaşmak
    5. Hizmet etmeyi sevmek
    6. Haksızlıktan korkmak
    7. Ümitsizliğe düşmemek
    8. İbret almak
    9. Nimet dağıtmak
    10. Özünü fakir görmek
    Tarikat kapısını ve makamlarını şöyle özetleyebiliriz:
    İnsanın kendi öz iradesiyle hiç bir dış zorlama olmadan her türlü kötülüğü benliğinden kovabilmesi, elinden gelebilecek tüm iyilikleri hiç kimseden esirgememesi aşamasıdır.

    MARİFET MAKAMLARI:
    1. Edepli olmak
    2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak
    3. Perhizkârlık
    4. Sabır ve kanaat
    5. Utanmak
    6. Cömertlik
    7. İlim
    8. Hoşgörü
    9. Özünü bilmek
    10. Ariflik (kendini bilmek)
    Marifet kapısını ve makamlarını şöyle özetleyebiliriz:
    Duygu ve ilimde en yüksek düzeye ulaşmak, tanrısal sırlara erişmektir.

    HAKİKAT MAKAMLARI:
    1. Alçak gönüllü olmak
    2. Kimsenin ayıbını görmemek
    3. Yapabileceği hiç bir iyiliği esirgememek
    4. Allahın her yarattığını sevmek
    5. Tüm insanları bir görmek
    6. Birliğe yönelmek ve yöneltmek
    7. Gerçeği gizlememek
    8. Manayı bilmek
    9. Tanrısal sırrı öğrenmek
    10. Allahın varlığına ulaşmak
    Hakikat kapısını ve makamlarını şöyle özetleyebiliriz:
    Hakkı görmek, zaman ve mekân içinde tanrısal demin gücü içinde erimektir
    KIRKLAR
    Kırklarla ilgili farklı anlatımlar var. Ama bu zamanı, mekânı farklı anlatımların hemen hemen hepsinin özü aynıdır. Bu ortak öze göre Kırklar; bir gün Hz. Muhammed, Medine’de yaptırdığı ibadethanenin bitişiğindeki toplantı yerine gelir ve kapıya vurur, içeride Kırklar toplantı halindedirler. Yalnızca bir iş için dışarıda bulunan Salman-i Farisi orada yoktur. Hz. Muhammed’e kapıyı açmadan kim olduğunu sorarlar. Peygamber olduğunu söyleyince, "bizim içimizde peygamberin yeri yok" diyerek kapıyı açmazlar. Hz. Muhammed üzülerek geri döner. Yolda, kulağına Tanrıdan bir ses gelir. Bu sese u***** tekrar kapıyı çalar. Kim o dendiğinde "kavmin seyyidi, yoksulların hizmetçisiyim" karşılığını verir ve kapı açılır. İçerdekilere kimler olduğunu sorar. Onlarda "biz Kırklarız, toplandık, konuşuyoruz" derler. Hz. Muhammed, "siz kırk değil, otuz dokuz kişisiniz" deyince, onlarda "biz kırk kişiyiz, kırkımızda bir kişiyiz" karşılığını verirler. Hz. Muhammed kararsızlık geçirince Hz. Ali koluna bir kesik atar, otuz dokuz kişinin kolundan yere birer damla kan akar. Bu kan damlalarının ortasına bir damla kan da çatıdan düşer. Bu, dışarıda görevli olarak bulunan Salmanı Farisi’nin kanıdır. Sonra Hz. Ali kolunu sarar ve kanı durur. Bundan sonra Salmani Farisi elinde bir üzüm tanesiyle içeri girer ve Hz. Muhammed’e; "al bunu pay* et" der. Hz. Muhammed’de üzüm tanesini ezer ve suyunu kırk kişiye pay eder. Üzüm suyundan içen kırk kişi kendilerinden geçerek ayağa kalkıp dönmeye başlarlar. Hz. Muhammed’de onlara eşlik eder. Bir ara Hz. Muhammed’in takkesi yere düşer. Bunu alıp kırka bölerler ve kuşak yapıp bellerine sararlar.
    İnanca göre diğer insanlardan farklı ama kim oldukları bilinmeyen Allah dostu erenler vardır. Bunlara "Gayb Erenler" de deniliyor. Kırklarında kim oldukları bilinmiyor. Ama Cem ibadetine kaynaklık ettiği de bir gerçek.
    Cem
    Cem, Alevilerin topluca düzenledikleri ibadet töreninin adıdır. Cem kelime manasıyla "toplanmak" ve "birlik" anlamına gelmektedir.
    Alevi inancına göre Cem’in tarihçesi Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemdir. Ve ilk Cem’e Hz. Muhammed mürşitlik etmiştir. Buna "Kırklar Cemi" de deniliyor.
    Cem töreninin bir değil, birden çok özelliği bu töreni klasik diyebileceğimiz tapınma törenlerinden farklılaştırır. Her şeyden önce Cem, Cem’e gelenlerin birbirilerinden "razı" olmaları, rızalık almaları gerekiyor. Yani kırgınlık, küskünlük Cem’e başlanmadan önce mutlaka çözüme kavuşturulur ve ondan sonra Cem başlar. Cem sadece insanın yaratıcı güce karşı günahlarının, hatalarının af olunması ve tövbe etmesi değildir. Bununla beraber aynı zamanda insanın içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluğunu yerine getirip getirmediğinin sorgulamasıdır. Eğer bir kişi herhangi bir suç işlemişse ve bu suç Cem’de bulunan cemaat tarafından tespit edilmişse o kişi Cem’i yöneten "Dede" tarafından "dara" çekilir. Buna "Darı Mansur" da denilir. Suçun derecesine göre toplumun onaylamasıyla ceza verilir. Bu arada belirtmekte fayda var. Bir kişi ne kadar ağır suç işlemişse işlesin, o kişi asla ölümle cezalandırılmaz. Suçu ne kadar ağır olursa olsun bir kişiye verilecek en ağır ceza onu cemaatten dışlamaktır. Bu da Alevi inancının adalet anlayışını gösterir.
    Cem’de kadın erkek beraberce ibadet ederler. Dedenin duasıyla Cem başlar. Cem’de hizmetleri gören "On iki" hizmet sahibi vardır. Cem’deki duaların içeriği genellikle Ehlibeyt’e bağlılık On İki İmamlar, Hak, Muhammed, Ali sevgisine dayanır. Deyişlerde Alevi tarihini şekillendiren olayların geçtiği şiirler okunur. Bu deyişler eşliğinde kadınlı erkekli Semah dönülür. Cem’e katılanlar halka şeklinde otururlar. Ve yine Cem’e katılanlar lokmalarını beraberlerinde getirirler. Bu lokmalar ortaklaşa paylaşılır. Cem’lerdeki bazı adetler yöreden yöreye değişse de öz aynıdır.
    MUHARREM ORUCU
    Bilindiği üzere Aleviler/Alevilik asırlardır baskı altında tutulmaktadır/lar. Bu baskıların sonucu Alevi toplumu kendi değerlerine yabancılaşmış, kendini inkar noktasına gelmiştir/getirilmiştir. Bizim en büyük amaçlarımızdan biriside, Alevileri Alevilikle buluşturup, öz kaynağına dönüşü sağlamaktır. Asırlardır baskı altında tutulan bir inancı gün yüzüne çıkartıp, özgürleşmesini sağlamak sanıldığından da zordur. Kaldı ki baskılar ve asimilasyon devam etmektedir. Bütün olumsuzluklara rağmen, bizler Aleviliği yaşamsal kılmaya devam edeceğiz. Tıpkı İmam Hüseyin gibi.
    Alevilere yapılan her sindirme, katliam, baskı beraberinde bir de direniş getirmiştir. Bunların en önemlilerinden biriside Muharrem Orucu'dur. Muharrem orucu, Kerbela çölünde şehit edilen İmam Hüseyin ile -her on ikisi de şehit edilerek şahadete ulaşan- On İki İmamlara saygı, bağlılık ve anılarını daha canlı kılmak için tutulmaktadır. Bazı araştırmacılara göre ise, Muharrem Orucu'nun tarihçesi daha eskidir.
    Her halükarda, Alevilere unutturulmak istenen değerlerin, geleneklerin, törelerin, rituellerin anlamı çok derindedir. Bu anlamda ne kadar basitmiş gibi gösterilirse gösterilsin, ne kadar çağ dışı olarak anlatılırsa anlatılsın bu gelenekleri sürdürmek, bu değerleri anmak, yad etmek bir insanlık görevidir. Çünkü Kerbela'da susuz bırakılarak katledilen sadece Hz. Peygamberin torunu, Hz. Ali'nin oğlu İmam Hüseyin değil. O bela çölünde katledilen insanlıktır! Ve yine Kerbela da direnende insanlıktır. Bu direniş mirası sadece Alevilerin değil, bütün insanlığındır. Kerbela'da zalime karşı boyun eğmemek var. Ne pahasına olursa olsun insanlıktan taviz vermemek var. Kimsenin bunu basitleştirmeye, alay etmeye, küçük düşürmeye hakkı yoktur. Bu anlamda bütün insanlığı, İmam Hüseyin ve On İki İmamları anmaya ve anlamaya davet ediyoruz. Ve yeryüzünde bir daha kerbela'lar yaşanmamasını diliyor, yaşanmaması için birlik olmaya çağırıyoruz.
    MUHARREM ORUCU'NUN BAZI ÖZELLİKLERİ
    Muharrem orucu boyunca düğün, nişan ve benzeri eğlenceler yapılmaz, içki içilmez, su içilmez (sulu yiyecekler yenir) cinsel ilişkide bulunulmaz. Alevi birliğinin parçalanması neticesinde Muharrem Orucu, bölgeden bölgeye farklılıklar göstermektedir. Bu sebepten dolayı insanların kendi bölgelerinde tutulan şekliyle tutmalarında bir sakınca yoktur. Tabii genel kurallara uymak şartıyla.En önemli unsur; niyettir. Niyette arınma varsa biçimsel kurallar geçerliliğini kendiliğinden yitirir.
    GERÇEĞE HÜ!
    İSLAMİYET VE ALEVİLİK
    HZ. ALİ HANGİ İSLAMİYET İÇİN SAVAŞTI?(44)
    Bugün dünya haritasına baktığımızda İslam dinini kabul etmiş olan ülkelerin hali içler acısıdır. Bilim ve teknolojiden tamamen kopmuş, çağdaşlaşmamış, dini uygulamalar adı altında bağnaz feodal uygulamaların sürdürüldüğü bir tablo karşımıza çıkıyor.
    Tablo öyle içler acısıdır ki, yukarılarda yani aristokraside söz sahibi olan ve servetini nasıl savuracağını şaşıran görgüsüz ve İslamiyetten kopuk küçük bir azınlık dışında geri kalan halk sefil bir durumdadır. Ancak bu küçük azınlık maalesef yasalaştırdığı veya toplumlarına kabul ettirdiği ilkel kuralları İslam dini adına uygulattırmaktadır. İktidarı ellerinde bulunduran ve bağnaz din adamları ile uyumlu bir ittifak sergileyen bu yönetimler, bu yanlış uygulamalarına bir de dini kılıflar uydurarak, düzenledikleri kitaplarla, fıkıflarla ve fetvalarla bu saçmalıklarını kılıflamaktadırlar. Kadının adeta insan yerine bile konmadığı bu coğrafyada, şeriat kuralları denilen şekilci kurallarla ve bağnazlıklarla, halkı cehalet içinde süründürmektedirler.
    Halkın çoğunluğu sefalet içinde yaşamaktadır ve dünyadaki diğer gelişmelere oldukça uzak durumda bulunmaktadır. Bilimde, Fen’de, Kültür’de, Sanat’ta, Edebiyatta, Tıb’da dünyanın gelişmiş ülkelerinden yüzyıllarca geride yaşamaktadır. Ve bu görüntü elbette İslam dini adına hiç te iç açıcı değildir.
    Ve bu tabloya bakan kimi insanlar büyük bir yanlışa düşmekte ve bunun İslam dininin kendisinden kaynaklandığını zannederek yanılmaktadırlar. Özellikle bu saçmalıklara yön veren ve düzenleyen dini kitaplara bakarak yanılmaktadırlar. Elbette insanı şaşırtan bu durumun nedenlerini iyi kavramak, insanı yanıltan mevcut tablonun perde arkasında nelerin yaşandığını da iyi değerlendirmek gerekmektedir.
    Çok açık ve net olarak söyleyelim. Bugün kü İslam coğrafyasında uygulanan ve adına İslami Uygulamalar denilen yanlışlıkların ve çağdışılıkların çoğunun İslamla alakası yoktur, İslama da mal edilmemelidir. Bu tablo, genellikle İslam adı altında uygulanan bir dizi yanlışlıklar ve hesaplaşmaların sonucu oluşmuştur. Başka bir deyim ile kısmen de olsa iktidarı eline geçiren İslam ve Ehli Beyt düşmanlarının İslam adı altında sistemleştirdikleri uygulamalardır. Bu uygulamalara direnen ve büyük bedeller ödeyen İslam ve Ehli Beyt dostlarının genel görüntüde ki payları da maalesef hakim veya etkin oldukları coğrafyanın içinde fazla dikkat çekememektedir.
    Bu tabloyu biraz sorgulamak ve İslam adı altında uygulanan görüntüyü irdelemek gerekmektedir.
    Hz. Muhammed ve Mekke’li diğer müslümanların Meke’de bulundukları süre içinde hiç kimseye bu görüntüyü çağrıştıran veya benzerlik gösteren uygulamaları olmamıştır. Onlar tamamen sade ve samimi bir uygulama sergilemişlerdir. Onların göçe mecbur kalmalarının ardında sorgulanacak hiç bir neden yoktur. Kimseye zulüm etmemişlerdir. Kimsenin malına veya canına fenalık etmemişlerdir.
    Hz. Muhammed ve diğer Muhacirler ise Medine’de büyük kabul görmüş ve baştacı edilmişlerdir. İslam dinini kabul etmeyen irili ufaklı pek çok kabile veya kendi inançlarını sürdüren diğer semavi din mensupları ile ciddi bir sürtüşmeleri olmamıştır.
    O halde kendimize şu mantıklı soruyu sormak zorundayız. Neden Hz. Muhammed ve diğer Muhacirler Mekke’de ölüm tehdidine maruz kalmışta Medine’de büyük kabul görmüşlerdir? Mekke ile Medine arasında sosyal ve coğrafi pek bir farklılık yoktur. Bir birine benzer kabileler ve inanç gurupları her iki şehirde de mevcuttur. Eğer İslam dinine düşman olmayı gerektiren bir gerekçe var ise bu gerekçenin Medine ve diğer şehirler içinde de olması gerekmektedir.
    Mekke’de ölüm kalım savaşına maruz kalan bu insanlar Medine’de neden kabul görsünler? Neden bu insanlar Mekke dışında diğer alanlarda büyük mukavemet ile karşılaşmasınlar?
    Kaldı ki Hz. Muhammed’in ve diğer İslam mensuplarının Mekke ve Medine dışında maruz kaldıkları diğer küçük ölçekli mukavemetlerin arkasında da gene genellikle Mekke’liler bulunmaktadır. Onların kışkırtmaları veya baskıları bulunmaktadır.
    Bunun esas nedeni şudur.
    Mekke o zamanlarda da şimdiki yapıya benzeyen bir yapıya sahiptir. Hz. İbrahim zamanında inşa edilen Kâbe, bu insanlar tarafından da şimdiki Hacıların yaptığı Hac ziyaretlerine benzeyen bir tapınma merkezidir. Mekke’de otoriteyi uzun yıllardır ellerinde tutan ve Hz. Muhammed’in aşireti Kureyş’den uzak akrabaları olan Ümeyyeoğulları sürdürmektedirler.
    Hz. Muhammed’in geldiği Kureyş’in Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasında bir kaç nesile uzanan egemenlik çekişmeleri vardır. Ümeyyeoğulları genellikle otoriteyi ve ticareti ellerinde bulundururken, Haşimoğulları ise daha ziyade sosyal alanda etkindirler.
    İslamiyet öncesi Kâbe’yi ziyaret ve orada bulunan bazı önemli Put’lara tapınma ayinleri döneminde içme suları tüketilmekte, alış- veriş yapılmakta, ziyaret sırasında kurbanlar kesilmekte ve konaklama boyunca bir rant doğmaktadır. Bu rantın önemli bir kısmı siyasi otoriteyi ellerinde tutan, Ümeyyeoğullarından Harb oğlu ve Ebu Süfyan’dır. Daha sonraları İslamın başına bela olan Muaviye ise Ebu Süfyan’ın oğludur.
    Hz. Muhammed’in İslamiyeti yayması en çok bu aileyi rahatsız etmekte ve rant kapısının kapanması kaygısı taşımaktadırlar. Eğer İslamiyet yeni bir din olarak bu alanda gelişirse kendilerine büyük gelir bırakan Hac ziyaretlerinden elde edeceği gelirin ve ellerindeki siyasi otoritenin kaybolacağını düşünmektedirler.
    Hz. Muhammed’in oralara getirdiği bu yeni din, ayrıca bir sosyal ve siyasal harekettir. Hedeflenen değişim, mevcut statükoyu kökünden sarsacak açılımlar içeriyordu.
    Bu yüzden başta Ümeyyeoğulları olmak üzere, Mekke’deki tüccarlar ve ileri gelen aileler ile Hz. Muhammed yandaşları arasında sert mücadeleler yaşandı. İslâma inanmış olan Ammâr bin Yâsir’in annesi Sümeyye, Mekke’nin ileri gelenlerinden İslâm düşmanı Ebû Cehil tarafından işkence ile öldürülmüştür. Daha sonra Mekke’liler şiddetin dozunu arttırarak Müslümanlara daha fazla eziyet etmeye ve buna öldürmeler de eklenince, Hz. Muhammed ve Müslümanlar zorunlu olarak Nisan- 16 Temmuz 622 tarihleri arasında gizlice Medine’ye göç ettiler.
    Göç edenler taşınmaz mallarını orada bıraktılar. Hatta eşyalarını ve hayvanlarını bile alabilecek durumda değillerdi. Canlarını kurtarma gayreti ile her şeylerini orada bırakmak zorunda kaldılar.
    Bu göç ile birlikte terkedilenler sadece bunlar da değildi. Yakın akrabalar, parçalanan aileler, dağılan yuvalar da geri de bırakılmıştı.
    Bir örnek vermek gerekirse Hz. Muhammed’in öz kızları gösterilebilir. Bu kızlar Ebu Leheb’in oğulları ile evlidirler. Peygamber’in kızı Rukiye, Ebu Leheb’in oğlu Utbe ile, diğer kızı Ümmü Gülsüm ise Ebu Leheb’in diğer oğlu Uteybe ile evlidirler.
    Ebu Leheb, Hz. Muhammed’in öz amcasıdır. Hanımı Ümmü Cemil ise Ebu Süfyan’ın kız kardeşidir. Ebu Leheb, Hz. Muhammed’in öz amcası olmasına rağmen Hanımın Ebu Süfyan’ın kız kardeşi olması vesilesi ile hanımının akrabalarının tarafını tutmaktadır.
    Ebu Leheb, yeğeninin tarafını tutmadığına Mekke’lileri inandırması için, Hz. Muhammed’e ve Müslümanlara en fazla zulüm yapanların başında gelmektedir. Ebu Leheb’in zulmü o kadar ileri gitmiştir ki bu konuda hakkında bir sure dahi nazil olmuştur . (Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek). Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde), (Tebbet: 1-5)
    Hz. Muhammed ve diğer Müslümanlar canlarını kurtarma pahasına tüm varlıklarını orada bırakıp, parçalanan ailelerle birlikte Medine’ye göç etmelerine rağmen huzur bulamazlar. Mekke’liler üstelik onların üzerine 3 defa savaş ilan ederler. Civardaki kabileleri onlara karşı kışkırtırlar. Onların ticaret yollarına engellikler çıkartırlar.Serbest dolaşım ve ticaret olanaklarını sürekli taciz ederler.
    Mekke’liler kuvvetli bir ordu ile Medine üzerine yürüyüp Bedir savaşını (13 Mart 624) başlatırlar. Ancak bu savaşta başarılı olamazlar. Başta Mekke’nin ileri gelenlerinden Kureyş kabilesinin Mahzûmoğulları boyuna mensup Ebu Cehil olmak üzere 70 kadar ölü verirler. Daha sonra (Uhud 625 ve Hendek 627) savaşlarını başlatırlar. Bu savaşların tümünü başlatanlar Mekke’lilerdir.
    Medine’liler ise bu savaşlarda mazlumdurlar. Meşru müdaafa haklarını koru***** savaşmak durumunda kalmışlardır. Bu yüzden Mekke’lilerin savaş kayıplarının sorumlusu olarak Hz. Muhammed veya Medine’lileri gösteremeyiz.
    Bedir savaşında yaşamını yitiren Peygamberin azılı düşmanlarından Ebu Cehil, nüfuzlu ve servet sahibi bir aileye mensup olduğundan, elindeki imkânları mazlûmları ezmede araç olarak kullanan bir kişidir. Ebu Cehil’in asıl adı Amr bin Hişâm el-Muğira olup önceleri Ebû’l-Hakem künyesiyle anılırken, müslümanlar tarafından Ebû Cehil (cehâlet babası) diye adlandırılmıştır. Mekke’liler arasında büyük bir itibâra sahipir. Bu savaşta onun yaşamını yitirmesi Mekke’lileri çok öfkelendirir.
    Bedir Savaşında yaşamını yitiren diğer önemli Mekke’li şahsiyetlerden biri de Utbe bin Rabîa, kardeşi Şeybe ve oğlu Velid’dir. Bu şahıslar savaş başlamadan önce ortaya atılıp Hz. Muhammed’den bire bir savaşçı isterler. Bunların karşısına Medine’li gençlerden üç kişi çıkıp bunların kim olduklarını öğrenince onlara: “ Siz bizim muhatabımız değilsiniz, bizim kavmimiz ve kabilemizden adamlar çıksın” diyerek esas amaçlarının Hz. Muhammed ve ona gönülden bağlı olan ve göç eden Mekke’liler oldukları ortaya çıkar. Bunların karşısına Hz. Ali, Hz. Muhammed’in amcası Hz. Hamza ve Ubeyde bin Hâris adlı kişiler çıkarlar. Bire bir düelloda Hz. Muhammed’in taraftarlarından sadece Ubeyde bin Hâris yaralanır ama Mekke’lilerin her üçü de orada öldürülürler.
    Şimdi burada oturup biraz düşünmek gerekir.
    Bu ne kadar derin bir intikam duygusudur ki düelloya yanıt veren Medine’li gençler red edilmekte ve “hesabımız sizinle değil, onlarla” denilerek geri çevrilmektedirler.
    Bu ne kadar derin bir intikam duygusudur ki, düelloya aynı aileden 3 kişi çıkmakta ve Hz. Muhammed ile yakınlarını da aynı şekilde düelloya davet etmektedirler.
    Bu düello da ölen Utbe bin Rabîa, gene Mekke’nin ileri gelenlerinden Harb oğlu Ebu Süfyan’ın hanımı Hind’in babasıdır . Dolayısı ile Ebu Süfyan’ın kayınpederidir.
    Savaşa gelmeyen ve yerine paralı asker gönderen, Ebu Süfyan’ın kızkardeşi Ümmü Cemil ile evli olan Hz. Muhammed’in amcası Ebû Leheb ise, Bedir savaşının kendileri açısından hüsranla sonuçlanması üzerine bir hafta sonra kahrından ölür.
    Bu savaşı Mekke’lilerin 70 ölü vererek ve bol sayıda yaralı bırakarak kaybetmeleri Hz.Muhammed ve onu sevenlere, dolayısı ile ona bağlı olan yakınlarına olan kin ve nefreti daha da arttırır. Mekke’liler hemen peşinden yeni bir savaş hazırlıklarına başlarlar.
    Hz. Muhammed ve yakınlarına özel bir intikam duygusu besleyen diğer bir kişi de Ebu Süfyan’ın hanımı, Muaviye’nin annesi Hind’dir. Bu kadın savaşta babası, amcası ve diğer akrabaları ile birlikte kuzenini kaybetmiştir. İntikam hırsı ile çevresindekilere şöyle bir vaad de bulunur. “Muhammed’le arkadaşlarından öç almadıkça içim rahatlamayacak, Muhammed’le savaş yapmadıkça koku sürünmek, zevk ve sefa bana haram olsun. Sevdiklerimin intikamının alındığını gözümle görmedikçe bana sevinmek yok”
    Bu kadın savaştan önce, eşinin bilgisi dahilinde Vahşi adında ki kölesini çağırarak ona şu önemli teklifte bulunuyor.
    “Eğer Muhammed, Hamza veya Ali’den birini öldürür ve ciğerlerini bana getirirsen,
    • 1. Seni azad ederim, özgür olacaksın
    • 2. Sana bol miktarda para, altın ve mücevher veririm.
    • 3. Seninle bir seferlik (cinsel) birlikte olurum.”
    • Mekke’liler büyük bir ordu topla***** tekrar Medine üzerine yürürler. 25 Mart 625 tarihinde yapılan Uhud savaşında, Vahşi adlı köle kendisine yapılan bu vaadler sonucu bir fırsatını bulup Hz. Hamza’yı şehit eder. Savaşa bizzat iştirak eden Muaviye’nin annesi Hind gelip intikam hırsı ile Hz. Hamza’nın göğsünü yarar, ciğerlerini dişleri ile parçalar, kulaklarını keserek birlikte götürür ve gerdanlık yapıp boynuna asar.
    Muaviye’nin annesi, kölesine verdiği sözü tutar ve bulunduğu vaadleri yerine getirir.
    Bu ne derin bir nefret ve intikam ateşidir ki, bir insan kocasının bilgisi dahilinde böyle vaadleri yerine getirebiliyor. O zamanları gözümüzün önüne getirdiğimizde, kölelerin basit bir eşyadan daha değersiz, adeta hayvan muamelesine dahi layık görülmediği bir ortamda isteğini yerine getirdiği takdirde bir kadın kölesi ile beraber (cinsel) olabilsin.
    Özellikle feodal değerlerin çok yerleşik olduğu ve kabile onurlarının dikkate alındığı, gözetildiği ortamda böyle bir vaad gerçekleşmiş olsun.
    Kaldı ki alevlenen intikam ateşi 2 sene sonra Hendek savaşında yeniden kendisini göstermiş olsun. Mekke’lileri o kadar büyük intikam hırsı kaplamıştır ki, Hendek savaşı öncesi sadece kendi şehirlerinden olanları değil, çeşitli baskı ve vaadlerle civardaki bazı kabileleri de buna dahil etmeye başlamışlardır.
    Arap yarımadasındaki tüm kabileleri Medine şehri üzerine kışkırtmakta, kendileri ile birlikte olmayanların dolayısı ile Hz. Muhammed taraftarları oldukları, onlardan sayılacakları savı ile propaganda yapıp diğer kabileleri de savaşın içine çekmişlerdir. Hatta semavi dinlere inanan kabile ve toplulukları, örneğin Yahudi’leri de “Bu yeni din sadece bize değil, size de tehdit oluşturmaktadır” kışkırtmaları ile bazı Yahudi topluluklarından da aktif destek almışlardır.
    Ancak Hendek savaşında da başarılı olamazlar ve bir takım kayıplar vererek ve bazı ünlü savaşçılarını da savaş meydanında kaybederek geri çekilmek zorunda kalırlar.
    Hz. Muhammed bu duruma da mümkün olduğunca tahammül gösterir. Zaman zaman civardaki kabileler ve topluluklarla savaşmak zorunda kalır. Fakat Arap yarımadasında ki diğer tüm kabileler de İslam dinine karşı fazla direnç göstermezler. Hatta geniş çapta bu dini benimsemeler baş göstermiş, topluluklar guruplar halinde İslam dinine girmeye başlamışlardır.
    Hz. Muhammed İslam dininin gelişmesinin ve tanınmasının önünde büyük engel oluşturan Mekke’lilerin bu engelini aşmak üzere 629 yılının Aralık ayında, başında kendisi olmak üzere
    buraya güçlü bir ordu çıkarır. 1 Ocak 632 tarihinde şehri teslim alır ve daha sonra Mekke’lilerin tapındığı Putları (14 Ocak 632) kırar.
    Hz. Muhammed, Mekke şehrini ordusu ile kuşattığı zaman Mekke’lilere iki seçenek sunar.
    Ya toptan müslüman olacaklardır veya kendileri ile savaşmayı göze alacaklardır.
    Mekke’liler, Hz. Muhammed ve müslüman olanlara yönelik 3 defa sefer düzenlemiş ve ayrıca gerek Hz. Muhammed ve gerekse diğer müslüman olanlar alehinde bol sayıda kışkırtmada bulunmuş, kendilerine çok yönlü zarar vermişlerdi. Ancak ulu Peygamber bütün bunlara rağmen son derece iyimser bir tavırla müslüman oldukları takdirde eski defterleri kapatacağını vurgulamışlardır.
    Mekke’lilerin. Hz. Muhammed ve ordusu karşısında artık direnecek güçleri kalmamıştır. Önlerinde sadece 2 seçenek vardır.
    Ya müslüman olacaklar, ya da savaşacaklardı.
    Savaşmak, daha doğrusu savaşı kazanmak şansları yoktu. Bu durumda tüm Mekke şehri söz birliği ederek müslüman olurlar.
    Alevilikte bir deyim vardır.
    “Kılıç zoru ile müslüman olmak”
    İşte Mekke’liler bu şekilde müslüman olmuşlardır.
    İnsanoğlunun zaman zaman dinini değiştirdiği çok görülmüştür. Kişi bir inanca ilgi duyar ve kendi mevcut inancından daha inandırıcı başka bir inanç bulursa, bağımsız iradesi ile o inancı benimseyebilir.
    Dinler tarihine baktığımızda insanların genellikle kendi bağımsız iradeleri ile dinlerini değiştirdiğini görürüz.
    Ancak bu durum Mekke’liler için geçerli değildir. Onlar şehrin etrafını saran İslam ordusu karşısında zayıf olduklarından ve şayet bir savaşa girecek olurlarsa bu savaşı kaybedeceklerini anladıkları için müslüman olmuşlardır. Bu durum samimi bir benimseme değildir.
    Dikkatle bakıldığında İslam dinini benimsemeleri inançtan kaynaklanmamıştır. Onlar ölüm korkusu ve varlıklarını kaybedeceklerini hissettiklerinden “müslüman olmuş gibi” görünmüşlerdir. En azından büyük bir kesimi için bu durum böyledir.
    Mekke’lilerin çoğunun mevcut durum karşısında direnecek durumları yoktur. O halde yapmaları gereken bir şey vardır. İnanmış ve İslam dinini benimsemiş görünerek pusuya yatmak ve fırsat kollamak gerekmektedir. Onlarda öyle yapmışlardır.
    Halbuki daha önce yapılan 3 önemli savaş ve çok yönlü kışkırtmalara, Hz. Muhammed ve diğer müslümanlara yaptıkları eziyetlerden dolayı onları Hicret etmeye mecbur bırakmalarına rağmen, Hz. Muhammed hissi davranmamış ve hepsinin vediği sözü İkrar saymıştır.
    Sözlerine güvensizliklerinden dolayı Mekke’lilerin önemli bir kısmı ayrıca da ikrarsızdırlar.
    Müslümanlar, bunların elinden bir hayli eza ve cefa gördüler. Pek çok yiğitleri, örneğin Hz. Hamza gibi önemli kahramanları savaşlarda şehit düştüler. Onlar buna rağmen yüreğine taş basarak durumu kabullendiler.
    Hiç bir acının ve olayın faillerini sormadılar.
    Kendi şehitlerinin intikamlarını almak gibi bir hissiyet göstermediler.
    Eğer Mekke’liler müslümanlara yönelik başlattıkları savaşları kazanıp onları teslim alsalardı her halde onlara merhamet göstermeyeceklerdi. Mekke’lilerin onlara ne kadar büyük kin ve intikam duygusu taşıdıkları Hz. Hamza’nın şehit ediliş olayının ayrıntıları arasında rahatlıkla görülebilir. Şehrin ileri gelen birisinin hanımı olan bir kadının, “eşinin bilgisi dahilinde” kölesine verdiği sözler sadece onları kapsar boyutta değildir. Bu intikam duygusu diğer Mekke’liler tarafından da kabul görmüş ve onaylanmış bir durumdur.
    Denilebilir ki Muaviye’nin annesinin intikam duyguları diğerlerinden nispeten fazla olabilir. Ancak bu ayrıntı da çok önemli değildir. Zira sadece Uhud savaşına, Muaviye’nin annesi dışında 13 Mekke’li kadın daha benzeri amaçlarla katılmış, eşlerinin bilgisi dahilinde öldürülecek müslümanların cesetlerinin parçalamak için pusuda beklemişlerdir. Ve bu yaklaşım Mekke’liler arasında kabul gören, onlar açısından takdir edilen bir anlayış haline gelmiştir. Bu durum da gösteriyor ki, İslamiyete karşı çıkan Mekke’nin ileri gelenlerinin yaklaşımları orada ciddi bir kabul görmektedir.
    Hz. Muhammed, Mekke’yi teslim aldığında bu insanların hiç birini cezalandırmamış ve onları dışlamamış, tecrit etmemiştir.
    İslam dinini kabul etmeleri şartı ile bu dinin sevecenliği ve hoşgörüsü kapsamında hissi davranmayı engellemiş, eski defterleri açmamak üzere kapatmış ve herkesi İslam bayrağının altında bir araya gelmeye davet etmiş, birlik ve beraberliğe hizmet etmeyi amaçlamışlardır.
    Ancak burada göz önüne almamız gereken en önemli nokta, bu insanların İslamiyeti gönüllü olarak değil, Kılıç korkusu ile kabullenmeleridir.
    Başka bir deyimle onların çoğunluğu İslamı kabullenmemiş, içine sindirmemiş, sadece kabul ediyor görünerek fırsat beklemeye başlamışlardır.
    Bekledikleri fırsat çok değil, sadece 2 buçuk sene sonra önlerine gelmiştir. Hz. Muhammed, 8 Haziran 632’de Medine’de Hakka yürür. (Vefat eder). Hz. Ali dahil olmak üzere ve toplam 17 kişi Peygamberin cenaze ve defin işlemleri ile ilgilenirken, diğerleri durumdan vazife çıkarma peşine düşmüş ve Hz. Muhammed’in bol sayıdaki Hadis , öneri ve özellikle Gadirhum’da ki çağrısına rağmen onlar Hz. Ali’yi değil, hile ve fırsatçılıkla Ebu Bekir’i Halife seçmişlerdir.
    Şu bir gerçektir ki eğer Hz. Ali Halife olsaydı onlara içlerinde taşıdıkları intikam duygularının fırsatlarını sunma olanağı tanımayacaktı. Mevcut koşullar Ümeyyeoğullarından (Muavi’nin kabilesi) her hangi birinin Halife olmasına müsait değildi. Onlar, Ebu Bekir ve onu destekleyenler ile ittifak yaparak süreç içinde kaybettikleri maddi ve manevi olanaklarını güçlendirmenin hesabını yapmış ve kısa süre sonra bu olanaklara sahip olmuşlardır.
    Halife Ebu Bekir, 2 Buçuk sene sonra ölünce yerine Hattap oğlu Ömer, 10 sene sonra da Affan oğlu Osman Halife olurlar.
    Halife Osman, Ebu Süfyan oğlu Muaviye ile yakın akrabadırlar . Osman’ın kısa süre içinde yaptığı en önemli icraat, tüm etkili ve yetkili yerlere kendi akrabalarını yerleştirmek olmuştur. Nitekim 656 yılında Hz. Ali, Halife olduğunda, buna ilk karşı çıkan Ebu Bekir’in kızı Ayşe olur. Ve hatta Ayşe, babası Ebu Bekir, Halife olduğunda onu destekleyen ve Talha ve Zübeyr denilen ileri gelenler de, Ayşe’nin yanında yer alırlar ve hep birlikte Hz. Ali’ye karşı 4 Aralık 656’da, tarihe Cemel Vakası olarak geçen savaşı başlatırlar. Onlar bu savaşı kaybederler ama hemen peşinden Halife Osman zamanında Şam Valisi yapılan Muaviye derhal isyan etmiş ve tüm olanaklarını Hz. Ali’ye karşı kullanmıştır.
    Muaviye, 26 Temmuz 657 tarihinde Fırat’ın sağ kıyısına yakın Rakka’nın doğusunda bulunan Sıffeyn’de, Hz. Ali ile savaşır ve savaşı kaybeder. Ancak çeşitli hilelerle zaman kazanır ve Şam’da ki yerini git gide güçlendirir.
    Burada şunu açık bir şekilde görelim. İslam dinine düşman olanlar, Hz. Muhammed’in Hakka yürümesinden hemen sonra, Hz. Ali ve ona yakın olan kişileri Hilafet makamından ve iktidar olanağından uzak tutmak için belli kesimlerle ittifak yapmışlardır. Bu ittifak sonucu önce Ebu Bekir, daha sonra da Ömer Halife olmuş ve İslam dininden sapmalar, yanlış uygulamalar başlamıştır.
    Zaten ilk büyük ihanet Hz. Muhammed’in cenazesinin ortada bırakılması ve iktidar çıkarları ile başlamıştır. Ebu Bekir, Halife olduğunda kendisini hararetle destekleyen Ömer’e vefa borcu karşılığı, öldüğünde yerine onun geçmesini vasiyet etmiş ve yanlışlıklar peş peşe devam etmiştir. Ebu Bekir ve hemen peşinden Ömer, kendilerinin Halife olmasını destekleyen diğer kesimlere, örneğin Ebu Süfyan’ın kabilesine hoş görünmek için Hz. Ali ve taraftarlarını etkisizleştirmiş, bu haksızlıklar Halife Osman döneminde doruğa çıkmıştır.
    Şu halde fotoğrafı bir daha gözden geçirmekte yarar olmalı.
    Örneğin Uhud savaşında Hz. Muhammed, Hz. Hamza ve Hz. Ali ile samimi taraftarlarına tarihte ender görülen bir intikam ve nefret ile saldıran, hemen peşinden kısa süre sonra “Kılıç zoru ile” müslüman olanlar, kısa süre sonra bu kin ve nefretlerinden uzaklaşmış olabilirler mi?
    Eğer bu soruyu samimi cevaplamak gerekirse “Hayır” dememiz gerekiyor.
    Bu kadar derin nefret duygusunun, intikam ateşinin kısa süre sonra sönmesini, bitmesini beklemek mümkün değildir.
    Şayet Mekke’liler “Kılıç Zoru’ ile değilde samimi duygular ve bağımsız iradeleri ile İslam dinini benimsemiş olsalardı, bu mümkün olabilirdi. O zaman şöyle düşünebilirdik. “Bunlar İslamiyeti benimsemeden once olan yanlışlıklardır. İslamiyeti Kabul ettikten sonra bu yanlışlıkları sürdürmeleri için bir gerekçe kalmamıştır”
    Ancak tarihi gerçekler bize bunun böyle olmadığını maalesef ispat ediyor.
    Uhud savaşında 2 kesim karşı karşıya gelmişlerdir.
    Bir tarafta başını Hz. Muhammed’in çektiği İslam ordusui diğer tarafta ise başta Ebu Süfyan’ın başını çektiği ve çıkarlarının zedelenmesi korkusu ile savaş başlatan Mekke’liler.
    Bir tarafta Hak, diğer tarafta batıl.
    Bir tarafta son semavi din İslamiyet, diğer tarafta kin ve nefret dolu putperestler.
    Bir tarafta inancı uğruna Muhacir olarak Medine’ye hicret eden mazlumlar, diğer taraftan onların geride bıraktıklarına konmasına rağmen gözleri doymayan ve sürekli onları kovala***** savaş çıkartan zalimler.
    Bir tarafta Ehl-i Beyt, diğer tarafta onların can düşmanı Mekke’liler.
    Peki aradan çok değil sadece bir nesil sonra bu fotoğrafa bir daha bakalım.
    Artık iktidar el değiştirmiş ve çok çeşitli haksızlıklardan sonra bir de zulümlerin ve haksızlıkların en büyüğü olan Kerbela vakası (10 Ekim 680) işlenmiştir.
    Şu tarihlere ve saflaşmaya bir daha göz atalım.

    • ? 13 Mart 624 Bedir Savaşı: Bir tarafta Hz. Muhammed, diğer tarafta Ebu Süfyan,
    • ? 25 Mart 625 Uhud Savaşı: Bir tarafta Hz. Muhammed, diğer tarafta Ebu Süfyan,
    • ? 627’ da Hendek Savaşı: Bir tarafta Hz. Muhammed, diğer tarafta Ebu Süfyan,
    • ? 26 Temmuz 657 Sıffeyn Savaşı: Bir tarafta Hz. Ali, diğer tarafta Muaviye. Bu savaşın taraflarından biri olan Hz. Ali, Hz. Muhammed’in amcası oğlu, eniştesi, musahibi ve her şeyi. Muaviye ise Uhud savaşında Hz. Muhammed ile savaşan Ebu Süfyan’ın oğlu.
    • ? 25 Mart 670 tarihinde Hz. İmam Hasan hanımı tarafından, Muaviye’nin isteği ile zehirletilerek şehit ediler. Bir tarafta Hz. Hasan ve taraftarları, diğer tarafta ise Muaviye ve taraftarları. Hz. Hasan, Hz. Ali’nin oğlu , Muaviye ise Ebu Süfyan’ın oğlu.
    • ? 10 Ekim 680 Kerbela vakası: Bir tarafta Hz. Hüseyin ve taraftarları, diğer tarafta Yezid ve taraftarları. Hz. Hüseyin, Hz. Muhammed’in torunu, Yezid ise Ebu Süfyan’ın torunu. Her ikisinin dedeleri Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te, babaları Sıffeyn’de savaşmışlar.
    • Bir de şöyle bir açıdan bakalım.

    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te Hakkı, Yezid’in dedesi Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te Batılı temsil etmiş.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te savunma hattında, Yezid’in dedesi Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te saldırgan.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi Mekke’den göç eden, Yezid’in dedesi göç ettiren.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi Mekke’yi feth edince herkesi af eden, Yezid’in dedesi ise intikam hırsı ile hanımını dahi kölesine teklif ettirebilen.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi inandığı Hakk dini için her şeyini feda edebilen, Medine’ye Hicret eden, Yezid’in dedesi Mekke feth edilince inancını terk edip kılıç korkusu ile müslüman olan.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi mazlumun temsilcisi, Yezid’in dedesi zalimin öncüsü.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi doğrudan yana, Yezid’in dedesi yanlıştan yana.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi adil, Yezid’in dedesi fırsatçı.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi yoksulun umudu, Yezid’in dedesi sömürücünün umudu.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi insanlara eşitlik vaad ediyor, Yezid’in dedesi kız çocuklarını diri diri toprağa gömen anlayışın temsilcileri.
    • ? Hz. Hüseyin’in dedesi birleştirici, Yezid’in dedesi bölücü ve nifak koyucu.
    • Şimdi bu gerçekler ışığında tabloya bir daha bakalım. İktidar artık Hz. Muhammed’in mirasçılarının ve taraftarlarının elinde değil, Ebu Süfyan’ın mirasçılarının ve taraftarlarının eline geçmiş. İktidar tümü ile el değiştirmiş. İmam’ları zehirlettiren, onlarla savaşan, hatta Kerbela vakası gibi tarihte örneği az görülen bir zulmü gerçekleştirebilen iktiadarın zulmü ve haksızlıkları bununla sınırlı kalabilir mi?
    Zaten tarihe baktığımızda neredeyse tüm Hz. Muhammed’in mirasçıları olan 12 İmamlardan, 10 kişisinin şehit edimeleri bize gerçeği net bir şekilde gösteriyor.
    Şu bir gerçektir ki bu anlayış iktidara tam olarak oturduktan sonra Hz. Muhammed’in İslam anlayışını tasviye etmiş, İslamiyet adına çoğu İslam öncesi putperestlerin uygulamalarını İslam adına geri getirmiş ve oturtmuştur.
    Bu gün adına İslam denilen bazı uygulamalar, kapkara bir cehaleti, koyu bir şekilciliği, sevgi yerine korkuyu sunan, tahrif edilmiş, içi boşaltılmış, yalanların ve yanlışların Allahın emri adı altında gösterilen anlayışlar bütünlüğüdür. Daha doğrusu egemen kılınan anlayış budur.
    İslamiyet, Medine Vesikası’nda tutanak altına alınan “Rıza Şehri” barışıdır.
    Hoş görüdür.
    Sevgidir.
    Dayanışmadır.
    Tasavvuftur.
    Bir yığın güzelliklerin ve bütünlüklerin çekim merkezidir.
    İslam dini, insanı var eden ve erdemlerle donatan bir inanç sisteminin bütünüdür.
    Ancak Hz. Muhammed’in Hakka yürümesi sonrası git gide İslamdan uzaklaşılması ve en sonunda Ümeyyeoğullarının iktidarı almaları ile başlayan Emeviler döneminde İslam adı altında yeniden dizayn edilen İslam, Hz. Muhammed’in sunduğu ve Hz. Ali’nin de savunduğu İslam değildir.
    Hz. Ali için “Efendim, Hz. Ali bu İslam için savaştı” deyimi doğru bir tespit değildir. Tesbit objektif değildir. Gerçekçi hiç değildir. Bu söylem ile biz mevcut Sünnü İslam anlayışının tümden Ebu Süfyan ve soyunun getirdikleridir demek istemiyoruz. İktiadarı ele alan Emevilerin İslama ciddi bir şekilde zarar verdiklerini ve yeniden yapılandırdıklarını vurgulamak istiyoruz.
    Hz. Ali’nin nasıl bir İslam için çırpındığı? onun güzel sözleri içinde rahatlıkla görülebilir. Hz. Ali’nin tanıtmaya ve anlatmaya çabaladığı İslam ile adına İslam denilen bugünkü uygulamalar aynı uygulamalar değildir.
    Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin İslamı diğer semavi dinlerin de devamı olan İslamdır. Aleviler “Biz Kalü Bela’dan (ezelden) bu yana var olan diğer dinlerin güzelliklerinin devamıyız” derken buna Kurani Kerim den de kaynak gösterirler. “De ki; Allah’a, bize indirilen kitaba; İbrahim’e İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilen ilahi mesajlara; Musa’ya, İsa’ya ne diğer peygamberlere Rabbleri tarafından verilenlere inandık; onlar arasında ayırım yapmayız, biz O’na teslim olmuşuz, (Ali İmran: 85)
    Alevilik içinde diğer semavi dinlerle örtüşen bazı inançların varlığının nedeni de budur. Allah bir olduğuna göre, onun insanlara gönderdiği elçiler, kitaplar ve sunduğu veriler “değişen koşulla r ve istisnalar hariç” bir birinin devamıdır.
    Hz. Ali diğer dinlerin devamı olan da bir İslamın Veliyullahı, Halifesi, Ulu’su, lideri, bilgesi ve kudsiyetidir. Bundan dolayıdır ki Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin Rıza Kenti uygulaması, ve onun Valilere gönderdiği mektuplarda yaptığı tesbitler, Hutbelerinde değindiği özellikler, batılı ülkelere veri olup yüzyıllar sonra ancak İnsan Hakları Evrensel Beyennamesine (1948 yılında) dönüşebiliyor. Bu bile onun büyüklüğü için bir fikir vebilir.


    Kuran'da Tanrıya Dua (Namaz) Muhammed'in Uygulamaları ve Cami Anlayışı
    Tanrıya dua (salat) Kuran’da tanımlanmaz ve kesin bir düzene de sokulmamıştır. Ne Peygamberin kendisi ne de sahabileri, daha sonraki din bilginleri tarafından üzerinde birleşilmiş katı biçimlenmeleri yerine getirmişlerdir. Muhammed dua törenlerini formüle ederken, hiç kuşkusuz birçok bakımlardan Ortadoğu’daki Hristiyan Keşişlerin rutin tapınmalarından (dularda düzenli aravermeler, diz üzerinde oturmalar, secdeler vb..) etkilendi.
    Kuran, tapınma yerleri olarak mescitler, kiliseler ve sinagoglara sadece göndermeler yapar (Kuran 22, 40 : Bir kısım insanların (kötülüklerini), diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allahın ismi anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi...). Yine kiliseler ve sinagoglardan sözeden bir Hadis’e göre ise, Müslümanlara “onların içinde ibadetinizi yapabilirsiniz, orada şer yoktur” denilmektedir. Muhammed’in kendisinin arada sırada bir sinagogu ziyaret ettiği söylenir. Ayrıca Muhammed, 628 yılında Najran’dan gelen bir Hristiyan heyetine camide dua etmesine izin verdi. Muhammed, bir topluluğa, hemen hemen tüm topluma ilişkin fırsatlar ve işlerden dolayı toplu tapınmaya önem verirdi.

    Törensel kurallar, yani abdest alma ve namaza durma usülleri rastgele uygulanıyordu. Muhammed, şimdi Ortodoks Müslümanların ısrar ettiği gibi çoraplı ya da yalınayak namaz kılmazdı, tam tersine ayakkablarıyla tapınma alışkanlığındaydı. Sadece tozu-toprağı gitsin diye ayaklarını yere vurur ya da süpürürdü. Shadad İbn Aus, Muhammed’in “Yahudiler ayakkabları ve çizmeleriyle dua etmezler, öyleyse siz onların tersini yapın” dediğini rivayet eder (Hughes, Thomas Patrick. A Dictionary of Islam, New Delhi: Cosmo Publications, 1977, s.470)

    Bir hadis, namaz sırasında inananların birbirleriyle serbestçe konuştuklarını kaydeder. Muhammed’in kendisi bazı kereler, ibadet esnasında sevgili kız torunu Umama’yı omuzunda taşırdı; onu sadece eğilirken (rükuda) ve secdeye kapanırken yere oturtur, sonra onu yeniden omuzları üzerine çıkartırdı. Diğer bir hadis, Ali’den torunları Hasan ile Hüseyin’in namaz esnasında sırtına çıktıklarını söylemektedir. Kuran’ın hiçbir yerinde günde beş kez ibadet etmek için açık bir emir yoktur. Ayrıca sonraki Ortodoks İslamın beş vakit namaz reçetesinin kesin olarak Muhammed yaşarken saptandığına dair sağlıklı bir kanıt da yoktur.(Torrey, Charles Cutler. The Jewish Foundations of Islam, 2nd edn. New York: Ktav, 1967, s. 135) Konu üzerinde Kuran’ın dağınık ayetleri içinde yapılan analizler, namazların söylenildiği günün zorunlu saatleri ya da vakit sayısı hakkında herhangi bir kesin tanıma götürmüyor.

    Bir Müslümandan dua etmesi (namaz kılması) için istenilen vakit sayısı, bizzat Muhammed’in kendi uygulamasından da zor çıkarılabilir. Peygamber çok ibadet eden bir kişiydi. O çeşitli zamanlarda, fırsat buldukça, daima belirli vakitlerde olmayan, bir günde beş kereden daha fazla namaz kılardı. Onun ve sahabilerinden bazılarının, tıpkı Hristiyan keşişleri gibi “günün üçte ikisi ya da yarısını, ya da gecenin üçte birini” ibadet ederek geçirdikleri bilinir. (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını Rabbin elbette biliyor...)

    İbn İshak, Muhammed’in Gece Seyahatı, yani Mirac sırasında göksel katların herbirinin önünde dururken, bir Müslümanın kaç vakit namaz kılması gerektiğini sorduğu üzerine bir öykü anlatmaktadır: "Bir ses 'günde elli kere' diye yanıt verdi. Aşağı inerken Musa Muhammed’e 'geri dönmesini ve her hangi bir Müslümanın böylesine sıkça namaz kılmak zorunda kalmaktan hoşlanmayacağı için sayının azaltılmasını sağla', diye konuştu. Musa tekrar tekrar onu geri göndererek derece derece otuza, sonra yirmiye, ona ve en sonunda beşe indirtti. Musa bunun bile fazla olduğunu hissettirdi, fakat tapınmayı azaltmak için bu kadar sık geri dönen Muhammed, daha fazlasını istemekten utandı ve öyle kaldı."

    Bu hikayenin çağrıştırdığı şey, bir Müslümanın günde elli ya da beş vakit namaz kılma zorunda olması değil, fakat “Tanrıyı sık sık düşünmesidir” (Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.). Kuran’da yazılı olduğu gibi, “Tanrıyı ayakta dururken, otururken ve yatarken” (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı anarlar...) ve hatta “ yaya yürürken ve at üstündeyken anımsamaları, zikretmeleridir”(Kuran 2, 239: Eğer -herhangi birşeyden- korkarsanız, namazınızı yürüyerek yahut at-deve üzerinde kılın...). Kuran’ın hiçbir yerinde günde beş kez ibadet etmek için açık bir emir olmadığı gibi; yukarıda belirtildiği gibi, daha sonra Ortodoks İslamın ortaya attığı beş vakit namaz reçetesinin, kesin olarak Muhammed yaşarken saptandığına dair sağlıklı bir kanıt da yoktur .

    İnananların üzerine bu kadar ağır yük yüklememek maksadıyla Muhammed, kendi örneğini izleyerek, Müslümanların ibadetleri üzerinde azaltma yaptı. Onun tapınmaları belirli olmayan “fasıla namazının” çeşitli vakitleri kadar, şafak öncesi-şafak sonrası, öğle öncesi-öğle sonrası, güneş batımı öncesi-güneş batımı sonrası, geceleyin ve geceyarısı sonrasıydı. Muhammed, Müslümanlar için sınırlama hissettiren düzenleme örneğini, sabah ile öğle ve akşam ile gece namazlarını birleştirip, bazı Müslümanların standart olarak değerlendirdiği gibi günde iki vakite indirerek verdi. Bu, Kuran’daki “dualarınızı gün batımında ve sabah erken yapınız” (Kuran 17, 78-79: Gündüzün güneş dönüp, gece karanlığı bastırıncaya kadar namaz kıl; bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı tanıklıdır./Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus nafile olmak üzere namaz kıl...) buyruğu üzerinde temellendirilir.
    Namaz kılarken yüzün çevrildiği yön dahi bir kuşku sorunu olmuştu. Mutazililer, yandaşlarının ortak duygularını geliştirmek için Mekke’ye doğru dönme talebinin Peygamber tarafından önerilmiş olması gerektiğine inanırlar. Çünkü Kuran açık bir biçimde belirtmektedir: “Yüzünüzü doğuya ya da batıya çevirmekte dindarlık yoktur” (Kuran 2,177: Hayır ve iyilik yüzlerinizi doğu veya batı yönüne çevirmeniz değildir. İman ve dindarlık Tanrıya, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmakla olur...). Ve yine “doğu ve batı Tanrınındır; bunun için her ne yana dönseniz,Tanrının yüzü oradadır”(Kuran 2,115: Doğu da Allahındır, batı da. Nereye dönerseniz Allahın yüzü oradadır, rıza gösterir...).
    Muhammed dua ederken, Arapça okunmasında da ısrarlı olmadı; yandaşlarına dualarını kendi ana dillerinde söylemelerine izin verdi. Bu izni almada birinciliği Salman-ı Faris’e bağışladı (Ameer Ali, Syed, The Spirit Of Islam, s. 186).

    Mekke yönünde programlanmış inananların geniş çoğunluğuna, bir günde birkaç kere belirli vakit sayısı, bir yabancı dil içinde (Arapça olarak) namazları monotonlaştırıldı. Müslümanlar dualarını katı bir biçimde abdes-gusül, dizüstüne oturma ve secdeye kapanma zorunluklarıyla yaptılar; dinin aslına aykırı, mekanik töre biçimine sokulmuş olarak ve hatta dindar görünüp ikiyüzlülük içinde bunlar uygulanmaktadır.

    Alevilikte Cemevi (ya da Meydanevi) Gerçeği ve İşlevleri

    Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve "toplanma yeri" demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak "Tanrının evi", "Tanrıya dua etme (namaz kılma) mekanı", "Müslümanların tapınağı" biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Oysa yukarıda Kuran ayetlerinden verilen örneklerde ve Muhammed'in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrının adının anılması ve ona dua edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde; yatarken, otururken, at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrıya dua edilebilir. Bir müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde, yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami-mescid yapısı türünden bir İslami tapınak



  2. #2
    emeğine sağlık paylaşımın çok güzel devamını dilerim

  3. #3
    bilmediklerim varmış çok teşekkür ederim

  4. #4
    ero
    ero isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    yazıyı genel hatlarından okuduğum kadarı ile tamamına katılmamam olanaksızdır..

    lakin; geçmişten bu güne kadar acıları bal eylemiş alevi toplumunun, yaşanılagelen olayları heralde günümüz dünyasından birilerine maletmesi sözkonusu olmamalıdır...

    olmamalıdır çünki, yaşadığımız ORTADOĞU COĞRAFYASININ içinde bulunduğu kaotik sürecin çarkının bir diş dahi çevrilmemesi gerekir ki, buda gerek ülkemizin bekası, gerekse alevi-sünni-şafi-hanefi adına ne dersek diyelim herkesin huzuru için gereklidir..

    malum coğrafyamızdaki topluluklar, batılı toplumlar tarafından sürekli olarak çatıştırılacak kıvamda tutulmuşlardır...

    zaten ortadoğu coğrafyasının en büyük denge taşları, TÜRKİYE-İRAN-SURİYE-IRAK gibi ülkelerde dağınık yaşayan ALEVİ ve KÜRT nüfuslarıdır..

    unutmayalımki: birbirimize karşı geliştirdiğimiz her olumsuz düşünce, aslında gelecek nesillerimize vereceğimiz resmi(yada psikolojik anlamda) zararın teminatı olacaktır....

    Alevi Kişi, haklı olmayı bilen olmalıdır...

    bu ülkede hiç kimseye, HAKSIZ OLUP BOYUN EĞMEK YAKIŞMAZ...

  5. #5
    Allah, Muhammed, Ali kutsallığını kalbinde taşıyan , Hz.Ali’nin adaletinden ayrılmayan temelinde insan sevgisi bulunan her dine , mezhebe ser inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk , farkı gözetmeyen eline diline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, insanları yaşadıkları toplumda kendi istekleriyle kendi kendilerini yargılamalarını sağlayan, laik,demokrat, eiştlikçi, katılımcı, paylaşımcı düşünceyi savunan, zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, şeriatın bağnaz kuralllarına bağlı olmayan, ve onu reddeden, İslam dinini kendine göre ve sunni inancın dışında yorumlayan, aslı doğruluk, kemali dostluk, cevheri, merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, insanı Kamil ve erdemli insan yaratmayı ön gören, korkuyu aşıp sevgi ile tanrıya yönelen, Enel-Hak ile insanın özünde tanrıyı gören, yaradan ile yaradılan ikiliğinen Varlk Birliğine varan, edep ve ahlaklığı yaşamın temeline oturtan, insanı yücelten, hamurunda hem ilahiliğin hemde irfaniliğin mayası bulunan; kişinin ahlaklı ve karakterli yaşam ilkelerini belirleyen, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’den gelen neslin imametini teberra ve tebelle ilkesi ile sahiplenen, dini biçim ve şekil olarak değil, gerçek anlamıyla algılayan, dini bağımsız bir irade gücü ve batını özelliği ile evrimleştiren akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren ve tüm bunları Kırklar Cemi ile yürüten bir inanç sistemidir. Alevilik Aleviler için üst kavramı, Bektaşilik ve Kızılbaşlık ise alt kavramları oluşturur.

    Alevilikte Allahtan başka Tanrı Yoktur.
    Kızılbaşlık Nedir?
    Kızılbaş, Allah’ı ve Resulü uğruna kendini adamış, onların yolunda canından ve malından vazgeçmiş, bu yolda ölmek var dönmek yoktur yeminini başına sardığı kırmızı sarık ile ilan eden kişilerdir.
    Bektaşilik Nedir?
    Türkiyede babagan ve dedegan kollarına bağlı Aleviler kendilerini Bektaşi olarak tanımlarlar.

    4 Kapı 40 Makam Nedir ?
    Yolumuzun erkanıpı 40 Makamdır. Bu 4 Kapı ve 40 Makam şöyledir.

    4 Kapı;

    • Şeriat Kapısı
    • Tarikat Kapısı
    • Marifet Kapısı
    • Sırr-ı Hakikat Kapısı
      1-Şeriat Kapısının Makamları;

    • İman getirmek
    • İlim öğrenmek
    • Namaz, oruç, zekat ve hac ve gaza eylemektir ve cenabetten arınmaktır.
    • Helal istemek, kazanmak, faizi haram saymaktır.
    • Nikah Kıymak
    • Hayz ve Nifazın Nikahı haram eylemesi
    • Arı giymek, arı yemek
    • Sünnet-i Cemaat
    • Şefkat
    • Emri marut, yaramaz işlerden kaçınmak.

    • 2- Tarikat Kapısı:Eğitim ve öğretim müessesesidir
      • El alıp tövbe kılmak
      • Mürid olmak
      • Saçın gidermek ve libasını giymek (gösterişsiz kılık kıyafette bulunmak.)
      • İnsanın nefsi ile mücadele etmesi
      • Hizmet etmek
      • Korku (hata yapmaktan, gönül kırmaktan,kötülük yapmaktan kork)
      • Umut tutmak
      • Hırka, (sadelik), Zembil(Hakkın yolunda giden, ulu tanrının dostluğunu arayan , kendisine tanrıtanrı sevgisinin ateşiyle yol gösterecek aydınlatıcı aramak için durmadan gezip dolaşmayı), Makas(dünya ile ilgili her türlü ihtirasın tehlikeli olabilecek her türlü düşüncenin zihinlerden sökülüp atılması), Seccade (Tanrının karşısında insan oğlunun ne kadar aciz olduğunu kavrayıp kibir hırs kendini beğenmişlik gibi duygulardan uzak durmak), İbret , Hidayettir.
      • Sahib-i makam sahib-i cemiyet, (Çevresinde kendisine ve bilgisine güvenen bir topluluk oluşturabilecek bir kişi sahib-i cemiyet olacak)
      • Aşk ve Şevk ( Bu makama gelmiş Hak , bu kapıda aldığı gereli bilgi birikimi ile, belli bir olgunluk düzeyine ulaştıktan sonra ve sağlam ahlak değerlerine sahip olduktan sonra yoluna yine devam ederek o kutsal amacına ulaşmak ister bunun özlemini duyar. Böyle özlemi duyan Tarikat kapısından Marifet Kapısına gelmiştir.

    • 3- Marifet Kapısı
      • Bu kapıda Yolun Talibi daha derin araştırmalar ve incelemeler yaparak doğruları ve Hakkı daha derinden keşfedecektir.
      • Edep (Yolumuzun ahlak kurallarına aykırı hiçbir davranışta bulunmamaktır.)
      • Korku ( İnsanları çirkin ve zararlı düşüncelerden koruyacak bir güç kaynağıdır.)
      • Perhis/ Yetinmek ( Her türlü aşırı istek ve yönelişlerden ve her türlü aşırı düşünce ve duygulardan perhizkarlık yapması)
      • Sabır / Kanaat (İnsan ancak sabır ile karşılaştığı zorlukların üstesinden gelir.)
      • Utanmak (Utanma duygusunu hisetmek ve taşımak olgunlaşmanın bir çok başka önemli ve değerli ögesini oluşturur.)
      • Cömertlik ( Bir insan , bir arif kişiye gerçek bir tanrı dostuna cömertlik yakışır.)
      • İlim ( İnsan ancak ilim ile yolunda sağlıklı yürüzebilecektir.)
      • Miskinlik (Gösterişsiz yaşamak)
      • Marifet ( Kaynağını bilimden ve ulu Allaha karşı duyulan sonsuz bir sevgi , bir doyumsuz aşkve bitmez bir özlemden alan hem bilim hemde sezgi ve içe doğma yoluyla yüce tanrının zatıve kainatın oluşumuyla ilgili tüm sırları sakladığı tüm gerçekleri bilme alma halidir.)
      • Kendini bilmek (Kendini bilen kişi Hakkı da görmüş olur. Ve insanı-ı Kamil olmak yolunda büyük bir adım daha atılmış olur.)
      4- Hakikat Kapısı
      • İnsan bu kapıdan geçtikten sonra Tanrı dostluğuna kavuşmak o sonsuz deryaya ulaşarak , orada eriyerek yok olan bir damla haline dönüşmenin hazzını tadar. Bundan sonra dönüp insanlığa hizmete gitme kapısıdır.
      • Toprak olmak ( alçak gönüllü olmak)
      • 72 Milleti ayıplamamak (Dünya insanlığının hiç birini hor görmemek ve ayıplamamaktır.)
      • Elinden geleni men kılmamak (Kişisel fedakarlıklar yaparak dilek sahibinin derdine derman olmaktır.)
      • Herşeyin kendisinden güven kılması
      • Tanrıya rıza göstermek
      • Sohbet
      • Seyir (İnsan tasavvuf felsefesine göre 3 önemli yolculuk yapar. 1- Tanrı katında bir aslı ve gerçeği olarak yaratılır ve dünyaya gelir . 2- dünyada insanlar kamil olabilme uğruna verdiği çabalar sonucunda makamına ulaşır. 3- Tanrıya seyirdir.
      • Sırr (Gerçek olan tek varlık Yüce Allah’ın varlığıdır. Dolayısıyla gerçekle ilgili sırlar , Allah’a ait sırlardır.
      • Münacattır. (Tanrıya ulaşma , O’na sığınmadır.)
      • Müşahade (Tanrının cemalini görebilmek o erişilmez zevke erebilmek yeri , mutlak gerçeğe ulaşmaktır.)
    Kırklar Cemi: Alevilerin bugün sürdürdükleri, erkanları 12 hizmetin yapıldığı ‘yol’ a CEM denir. HZ. ALİ:
    Alevi yolunun kurucusu, İmamların başı, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in babasıdır. Tarikatta ‘Yol Ali’nin ‘ deyimi ile anılır. Hz. Muhammet ile aynı gömleğe girdiği ( bir olduğu ), bu yüzden Hz. Muhammed’le ayrı tutulmaması gerektiğine inanılır.
    ALLAH”IN ARSLANI IMAM HZ.ALI
    EHL-İ BEYT



    Hz. Muhammed’in kızı Fatıma anamızdan gelen soydur. Bu soya giren her kişi Alevi için kutsal önderdir.
    • 1-Hz. Muhammed
    • 2-İmam Ali
    • 3-Hz. Fatma anamız
    • 4-İmam Hasan
    • 5-İmam Hüseyin
    ERKAN NE DEMEKTIR ?




    3 SÜNNET


    • Allah’ın birliğine inanmak,
    • Kalbinde adavet olmamak, kötülük etmemek,
    • Tarikatın emirlerini yerine getirmek
    7 FARZ
    • Mürebbisine düşe
    • Müsahib ola
    • Taç uruna
    • Sırdar ola
    • Yar a yar ve özü ulu ola
    • Beli Berk ola
    • Hakk’a sohbet kıla
    CENNET –CEHENNEME İLİŞKİN İNANCIMIZ NEDİR?



    Her ne kadar cennet cehennem kavramları Alevi literaturunda da çokça yer almakta ise de, Kur’an da anlatılan biçimiyle bir Cennet- cehennnem anlayışı Alevilikte hakim değildir.

    MUSAHİPLİK NE DEMEKTİR ? ?
    Musahiplik yol kardeşliği demektir. Alevi inancına göre evli her Alevi kendisine denk düşebilecek başka bir evli Alevi ile dinsel bir kardeşlik tutar; bu aynı zamanda kendisinin ahiret kardeşidir. Öz kardeşlik kurallarından daha ağır kuralları olan bu yol kardeşliği Alevilikte farzdır.
    GÖRGÜ NEDİR ? DÜŞKÜNLÜK NEDİR ?
    Alevi yolunda her talib , yılda bir kez tüm topluluğun ve pirinin huzurunda, o yıl içerisinde yaptıklarının ve yol kurallarına uyup uymadığının hesabını verir. Burada hem dinsel hem dünya evi sorunlar , sorumluluklar söz konusudur. Eğer kişi, topluluk tarafından kabul görülmeyen hatalar, fenalıklar yapmamış ve kuralları yerine getirmişse, pirin ve orada bulunan yol erenlerinin izniyle görülmüş olur.
    Komşuluk ilişkilerinde hoşnutsuz, yol kurallarına aykırılık gösteren kişiler düşkün bırakılırlar. Düşkünlük bir anlamıyla toplumun dışına çıkarmak , cemaatten atmak anlamına gelir. Cezanın büyüklüğüne göre geçici ya da sürekli düşkünlükler vardır.
    ALEVİLİKTE AHLAK SİSTEMİNİN TEMELİ NEDİR?
    Alevi sisteminin temeli ; eline , beline, diline hakim olmaktır. Eline demek, kendisine izinli olmazan şeylere dokunmamak; beline demek; kendi eşi dışında hiç kimseyle cinsel ilişkide bulunmamak; diline demek ; yalan söylememek demektir.
    KURBAN
    Hakk’a sunulan , eti yenilen hayvana kurban denir. Alevilikte Allah yoluna, İnanç yoluna, ululara ve Hakk’a yakınlaşmak için kesilir.
    ADAK
    Bir dileği yerine getirmek, bir tehlikeden korunmak için gücüne inandığımız şeylere vaad edilen şeylere denir.
    LOKMA
    Dualanmış bir yiyeceğin her parçasına denir. Dedelerden ululardan lokma almak sevaptır.
    DEM
    Kan, zaman, an, soluk anlamına gelir. Alevilikte ‘dem’ kuralları gereği alınan kutsal içki, dualı içki anlamına gelir.
    MUHARREM ORUCUNUN ANLAMI NEDİR?
    Kurban Bayramı Hicri Takvim'e göre Zilhicce ayının 10. günü başlar. Kurban Bayramının 1'nci gününden başlayıp 20 gün sayılır. 20'nci günün akşamı Muharrem Orucu için niyet edilir ve oruç başlar. Muharrem Orucundan önce 3 günlük MASUM-U PAK ORUCU tutulur. Bu oruç Küfe'de şehit düşen Müslüm Bin Akıyl ile çoçukları ibrahim ve Muhammet için tutulur. Müslüm, imam Hüseyin'in amcasının oğlu ibrahim ile Muhammet ise amcasının torunlarıdır. 3 günlük Masum-u Pak ve 12 günlük Muharrem Orucu olmak üzere toplam 15 gün oruç tutulduktan sonra Muharrem Ayının 13'ncü günü kurbanları tığlanır ve AŞURE dağıtılır. Kurban imam Ali Zeynel Abidin'in Kerbela Katliamından kurtuluşundan duyulan sevinci belirtir. Muharrem Ayında eğlence yapılmaz, bıçağa ve kesici aletlere el sürülmez, düğün-nişan-sünnet törenleri yapılmaz, karı koca ilişkileri kesilir, kurban kesilmez, et yenilmez. Kerbela şehitleri'nin çektikleri susuzluğu hissetmek için su içilmez, eğlence yerlerine gidilmez, saç ve sakal traşı olunmaz.
    Günümüzde bunların bir bölümü uygulanamamaktadır. Örneğin, sakal traşı olmamak gibi...
    Su saf olarak içilmemektedir. Vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden, çay-kahve-meşrubat-meyve suyu-ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır.
    Alevi inancı şekilciliğe takılıp kalmayı değil, özü benimser. Aklın ve ilmin yolundan ayrılmaz. Önemli olan imam Hüseyin'in ve diğer Kerbela şehitleri'nin çektikleri acıyı ve zorlukları beyninde, kalbinde ve gönlünde duymaktır. Onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşayıp, onlar gibi inanmaktır. Zalime karşı çıkıp, mazlumdan yana olmaktır. Eline-diline-beline sadık olup insanca ve onurluca yaşamaktır. Onlara layık olmaktır. Ölmeden önce ölmek, öldükten sonra yaşamaktır. Yaşayan ölü olmamaktır. Yarın onlar'ın huzuruna alnı açık yüzü pak çıkmaktır. Onlar'ın bıraktığı onurlu mirasa sahip çıkmaktır.
    Belirlenmiş bir iftar vakti'de yoktur. Akşam olup güneş batınca, karanlık gözle görünce oruç açılır. Gece sahura kalkma uygulaması Muharrem Orucu'nda yoktur.
    Oruç tutulmadan önce (yatmadan önce) şöyle niyet edilir. Niyetten sonra Muharrem Orucu başlar.
    BiSMi ŞAH. ALLAH ALLAH. ERENLERiN HiKMETiNE. ER HAK MUHAMMET-ALi AŞKINA. iMAM HÜSEYiN EFENDiMiZiN SUSUZLUK ORUCU NiYETiNE. KERBELA ŞEHiTLERi'NiN TEMiZ RUHLARINA MATEM ORUCU NiYETi iLE HZ. FATMA ANAMIZIN ŞEFAATiNE. 12 iMAM, 14 MASUM-U PAK EFENDiLERiMiZiN ŞEVKiNE, 17 KEMERBESTLER HÜRMETiNE HAZIR-GAYiP GEÇEK ERENLERiN YÜCE HÜMMETLERi ÜZERiMiZDE HAZIR VE NAZIR OLA. LANET MÜNKiRE. LANET YEZiD'E. RAHMET MÜMiN'E ALLAH EYVALLAH. HÜ





    ALEVİLİKTE AŞIĞIN SAZIN VE DEYİŞLERİN ÖNEMİ NEDİR?

    Alevi ibadetinde, gerekse sosyal yaşamında büyük yer ve önem taşır. 12 hizmetten biri aşığa aittir; yani aşıksız Alevi ibadeti yapılmaz. Makam olarak pirden sonra gelsede, 12 hizmetin en ağır yükünü taşır. Aşık sazıyla bestelerini yapar, çalar, çağırır.Alevi ibadetinin vazgeçilmez parçası semah, bu saz aşık bütünleşmesi içerisinde dönülür.Alevi deyişleri geçmiş tarihleri, Alevi düşünce ve öğretisini, günlük yaşamı, dünyasal ilişkileri konu alır. Deyişler aynı zamanda Alevilerin gülbenklerini oluştururlar. Yine aynı deyişlerle tanrı ile ilişkiler kurulur.
    SEMAH NEDİR?
    Alevi inanışında büyük bir yer tutar. Sözcük anlamı; günahlardan arınmak anlamına gelir. Alevi Cemindede öyle kabul edilir.
    CEM NEDİR?
    Sözcük anlamı olarak, birleşme, birlik olma, bir araya gelme demektir. Alevi inancında , ibadet için cem olma, bir araya gelmeden yola çıkılarak, bütünleşme anlamında kullanılır. İbadetin yapıldığı yere cem evi denir.
    Alevi inancı cemsiz düşünülemez. Bir Alevinin doğumundan ölümüne tüm yaşantısı cem ile bağlantılıdır. Yola girdiği, müsahib tuttuğu, erkan gördüğü, görüldüğü-sorulduğu yerdir. Cemin çok çeşitleri vardır. Kurban cemleri, görgü cemleri, Abdal Musa cemleri, Bayram cemleri.
    KIRKLAR CEMİ
    Alevi inancına göre Hz. Ali bu yolu kurduğu zaman kendine eşlik eden kadınlı erkekli 40 kişi ile birlikte ilk kez bu cemi gerçekleştirdi. O günden bu yana Alevi topluluğu bu kırkların cemini sürmektedir.
    CEMDE 12 HİZMET




    1- Mürşid (Dede) Hizmet itibari ile Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Haci Bektasi Veli'yi temsil eder.
    Cem Erkanı Başkanlığını yapar,ikrar alır nasip verir. Cenaze, Müsahiplik, Nikah, Sünnet, Ad takar (isim takar). 2- Rehber Görev itibariyle İmam Hüseyin´i temsil eder.
    Yola girmek isteyenleri hazırlar, yol gösterir. Mürsidin en yakın yardımcısıdır. 3-Gözcü Görev itibariyle Ebuzer Gaffari’yi temsil eder.
    Rehberin yardımcısıdır. Cem'in sessiz ve sakinlik içinde gecmesini sağlar. Cem’in bekcisidir. 4- Çerağcı (Delilci) Görev itibariyle Cabir El Ensari’yi temsil eder.
    Cem evinde bulunan aydınlatma araçlarını yakar. Buhardanlıkları ve Mumları (Çerağları) hazırlar. 5- Zakir (Aşık) Görev itibariyle Bilal Habeş’i temsil eder.
    Cem’de Tevhid, Duazde imam, Mersiye, Semah, Nevruzi'ye söyler. 6- Süpürgeci(Ferraş) Görev itibariyle Selman’ı Piri pakı temsil eder.
    Cem evinin sürekli temizliği ile meşkul olur. 7- Meydancı Görev itibariyle Hüzeyme tül Yemeni’yi temsil eder.
    Cem evinde Semahserleri kaldırır. Postları yerine dizer. 8- Niyazci Görev itibariyle Mahmut el Ensari’yi temsil eder.
    Kurbanları tekbirler ve keser. Gelen Lokmaları alır ve dağılımını sağlar. 9- Ibrikci Görev itibariyle Kamber Hazretlerini temsil eder.
    Cem de Mürşidin ve Cem erenlerinin abdest almalarını sağlar. 10- Kapıcı Görev itibariyle Gülam Keysani’yi temsil eder.
    Cem’e gelen erenlerin evlerini gözetler. 11- Peyikçi Görev itibariyle Amri Ayyari’yi temsil eder.
    Cem olacaƃını tüm canlara duyurur. 12- Sakacı Görev itibariyle Ammari Yaseri’yi temsil eder.
    Cem evinde Su, Şerbet, Saka, Süt v.b. dağılımını sağlar. DEMOKRATİK MÜCADELEDE ALEVİLERİN TEMEL İLKELERİ


    Özgürlük ilkesi: Öğretisinde insanı kutsal varlık olarak kabul eden Alevi örgütlenmesi; kişi özgürlüğünün, inanç ve düşünce özgürlüğünün en aktif savunucusudur.
    Eşitlik ilkesi: Alevi örgütlenmesi yaşamın her alanında, gelirlerin paylaşımından öğrenime kadar, bireyin eşitliğini savunur. Hiçbir kimseye , hiçbir kuruma, hiçbir ulusa ya da inanca bu eşitliği bozucu ayrıcalıklar tanınmaz.
    Demokrasi ilkesi: Barış: ve demokrasi birbirinin ayrılmaz parcasıdır. Demokrasi için, insan hakları için, barış için mücadele etmek ve Aleviler arasında bu düşüncelerin yayılmasına çalışmak en başta gelen görevimizdir.
    Barış ilkes: Yurtdaşlarımız arasında yayılmak istenen savaş, şiddet, nefret duyguları yerine sevgiyi ,dayanışmayı, dostluğu egemen kılmak için çalışmalıyız.
    Laiklik ilkesi: Alevi örgütlenmesi, devlet idaresinde laiklik ilkesini, varoluş mücadelesinin temel taşlarından biri olarak görür.
    Emeğin üstünlüğünü savunma ilkesi: Aleviler emeğin üstünlüğüne inanır , emek verilmiş bütün çalışmalara emekçilere saygı duyar.
    Bağımsız örgütlenme ilkesi: Hz. Ali’nin ‘haksızlık karşısında eğer susuyorsanız, yalnız hakkınızdan değil, aynı zamanda şerefinizden de olursunsuz’ ilkesi bizim ilkesidir. Alevi örgütlenmesi mazlumun yanında, zalimin karşısında her zaman taraftır.

  6. #6
    Dostlarım,
    Kardeşlerim,
    Canlarım?
    Kaldırın başlarınızı
    Suçlular gibi, yüzümüz yerde
    Özümüz darda durup dururuz.
    Kaldırın başlarınızı yukarı
    Bize göz verildi, gözleyin diye!
    Dil verildi söyleyin diye!
    El gövdede kaşınan yeri bilir
    Dert bizde, derman ellerimizdedir.
    Ararsan bulursun, verirsen alırsın.
    İnanmazsan gelir görürsün
    Hacı Bektas-ı Veli.


    devran bunu beğendi.

  7. #7
    emeğine sağlık can paylaşımın için teşekkürler

  8. #8
    asil ben tsk ederim (düzenlemelerin icin).


Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. YAHUDİ ALEVİLER
    By ero in forum Yazılar,Makaleler,Araştırmalar
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 04-26-2011, 22:01
  2. ALEVİLER VE SİYASET
    By DrMustafa ÇUKURYILDIZ in forum Yazılar,Makaleler,Araştırmalar
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 02-27-2009, 23:48
  3. Basında ve Mecliste ALEVİLER
    By sanem_62 in forum Haberler ve Yorumlar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 12-15-2008, 21:01
  4. ! ! ! KÜRT ALEVİLER! ! !
    By ahtapot in forum Alevilik Tarihi
    Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 05-26-2008, 06:34
  5. ANKARA, ATATÜRK VE ALEVİLER
    By sevgi_seli in forum Yazılar,Makaleler,Araştırmalar
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 06-23-2007, 20:20

Bu Konudaki Etiketler

Telif Hakları vBulletin v4.1.8 © 2000-2011, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
Sorularınız, önerileriniz ve şikayetleriniz için webmas52@gmail.com adresine mail atınız.

alevi arkadaşlık

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104